30 Kasım 2010 Salı

Her şey WikiLeaks ve sene 2010

Ladies and gentlemen özet geçiyorum WikiLeaks denen illeti;

Aslına bakarsanız bir bok olduğu yok. Hepsi ciddi söylüyorum Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içerisindeki herhangi bir kıraathanede an be an konuşulmakta olan dedikodular. Dolayısıyla da bence ne Amerika Birleşik Devletleri ne de Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri tarafından ciddiye alınmadı. Bu belgeler dünya kamuoyunu bir süre oyalamaya yeterli. Birilerini işine geldi, bu kadar belge bende olsa o internet sitesinden iyi para kırardım yalnız. Bir google reklamı alır her belgeye ulaşım için reklama tıklamayı farz kılardım, 250 bin belge 1 kişi girmeye kalksa deli para eder. 

10 gigabyte'a varan Ddos saldırısına maruz kaldığınız açıkladı WikiLeaks sitesi yönetimi. Biz küçükken Amerika'nın elindeki Super Computer hikayeleri ile büyüdük, özel networkler ve bağlantılar ile bu site 10 gigabyte'tan çok daha fazla Ddos Attack görebilirdi. İnandırıcı değil bi bok olacağı yok. Yıl içerisinde iç piyasasında 72 trilyon dolar paraya hükmeden ABD bir internet sitesini durduramayacak? Komik lan.

Neyse, bir de Kuzey Kore Güney Kore'ye saldırdı. Minimal geçiyorum hacılar. Bazı insanlar Dünya Savaşı naraları atıyorlar. Amına koyim size 1. dünya savaşı avusturya macaristan veliahtı öldürüldü diye çıktı diyen zihniyetin. Kafanız hâlâ orada. Yok ağabey öyle bir dünya. Korkmayın yani, ne kuzey güney'e tam anlamıyla savaş açabilir şuan ne de dünya savaşı bir anda patlak verir öyle. Savaşlar çok ciddi sosyal, siyasal ve ekonomik buhranların sonucu ancak verilebilen kararların sonuçlarıdır ve Dünya şuan ne yazık ki neredeyse tam anlamıyla tek kutupludur. Bunun yanında çeşitli ülkelerin sahip olduğu nükleer güç, savaşın çıkış eşiğini biraz daha yukarıları çekmektedir. 

En sikindirik yazım bu oluyor blogdaki ama cehaletinize, cahil standardında bir yazıyla son vereyim istedim.

Özetin özeti;
WikiLeaks boştur, dünya savaşı kapıda değil. Rahat uyuyun. Byes. Çok ısrar eden olursa, akademik dilde iyi bir makale yazarım ama hiç canım da istemiyor kasmak söleyeyim. 


24 Kasım 2010 Çarşamba

Anlamsız Şeyler

Yamuk Cüceler ve Kedi Prenses diye bir masal yazdım 18. yüzyılda, 2 dünya savaşının tam ortasında, Yahudi katlederken Hitlerler'i, rüyamda gördüğüm gerçeklerden arınmak uzun sürdü ve bir anda uyudum. Uyuduğumda her şey beklediğim gibiydi aslında, uyanıkken sahip olduklarımın hepsi gitmişti. Ve aslında hiç birini tanımıyordum artık uyanıkken sahip olduklarımın, tanınmayacak hale getirilmişti inanmadığım Tanrı tarafından, ardında gördüklerim peygamberlerden çok meleklerdi. 3 dakika ilerledim zamansızlık kavramı içerisinde, cennet ile cehennem arasında, belki de Araf dedikleri yerde. İlk aradığım bir tür internet bağlantısıydı ve 3g buralara henüz uğramamıştı. Uyudum...

Dinlediğim şarkılar geliyor aklıma, hiçbir şey anlatmadan çalan arka planlarda. Pek çok şey anlatırken aslında o arka planlarda, anlayabilecek dirayeti gösteremiyorum sadece uykusuz vücudumda. Uyuduğum yerlere sahip çıkın diye bağırıyorum, "onlar benim gecelerin üstünü örttüğüm yerler" diye ekliyorum planlarıma. Gerçekleşmeyecek planlar içerisinde söylemekten korktuğum hayallerimi saklıyorum, biri gelip görürse utanırım diye, ben yapmadım diyorum daha kurmadan. Kurmadan saatleri uyanamıyorum, kurduğum vakit ise çalıyorlar, hiç aksatmadan görevlerini yapıyorlar, ben ise çalan bir saatten daha fazla taşıyamadığım sorumluluklarımın altında sadece uyanmamak istiyorum hiç uyumadan daldığım uykulardan.

Çay içmek istediğinde canım, sallıyorum. Sallama çay yapıyorum yani ama, salladığım şeylerden pek haz almıyorum. Çocukça mizahi cümleler doluşur aklıma salladığımda, sallıyorum çay istediğim kıvama gelene dek, bazen ucunu kaçırıyorum, her sevdiğim şeyi yaparken içine düştüğüm hata gibi, yeniliyorum aşırılıklarıma, sonra da ayıp olmasın kendime diye, içiyorum bok kıvamına gelmiş çayı. Ayıp olmasın diyorum kendime, içmek istemesem de, acılaşmış, kararmış... Basıyorum şekeri. Bedava bulmuş gibi.. Sahi ne zaman kendim para ödemiştim ki şekere? Şeker dediğinin kilosu ne kadar biliyor musun sanki?

Başıma saplanan ağrıları seviyorum. Seviyorum başıma saplanan ağrıları çünkü düşük cümle kurmak gibi yaşamak ağrılarla kafanda. Düşük cümle de severim ben kurmayı bazen. Bazen dediğin yazdıklarımın yarısından fazla da olsa, anlamsız kılan bu zaten bu saatte. Sonu gelmeyen, gelmeyecek, gelmeyeceğini bildiğim cümleleri kurmaya başlamak gibi baş ağrısı ile tanışmak 24 saatten fazla süren uykusuzluğun ardından. Kısalttığım bu ömür benim. Değer mi kalitesini arttırmak amacıyla hayatın, yaptığım söylenen bu ekzantirik çabaların ömrümü kısaltanların? Hayatınızdan dakikalar çalıyorum siz bunu hâlâ okumaya çalışırken ben ise üşenmiyorum a ların üzerine şapka takıyorum, shifti falan kullanıyorum. Shift the way you move. Shift the life you live.

Uyanamadığım uykularda gördüğüm rüyalara hiç başlamadan yataklarımda, yastığımda farkettiğim iki gece öncesinin uyku izleri, özlem yaratıyor bende bazı yarınlara. İki kişi uyuyacağımız zaman bu yataklarda, sanırım bu gecelerin geçen uykusuz çalışmakla ve kendimi oylamakla, anlamı olacak zamansızlıkta ve işte o "zaman" hidayete erecek herhalde ruhum ama eğer bu da olmazsa, yaşam dediğin şey getirmeli başka etkiler hayatıma ve ben sahip çıkmalıyım hem kazandıklarıma hem de kazanamadıklarıma. Başarısızlıklarım da benim, başaramadıklarım da, aynı anlatabildiklerimin yanında anlamadıklarımın da olduğu gibi ve sahip olabildiklerim yanında boşverdiklerim gibi. Hayat benim işte ya, biraz saçmalasak bozulmaz diye umuyorum, biraz ertelesek bitmez diye görüyorum. Ve şimdi cidden gidiyorum. Tüm yazdıklarımın yanında, yazamadıklarımla. Anlam yüklü anlamsızlıklar bu gece benim üretebildiklerimin tamamından bir fazla. Bir eksik var şuanda, bir eksiğim şuanda. Anlayacaktır okuduğunda, haberi olursa.

Ve aslında her şey burada başlıyor.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Ne Menem Şeysin Kapitalizm

Arada sırada bakıyorum çevreme... Hayatımda bu kadar mal bir cümle daha kurduysam ne olayım, arada sırada bakıyorum çevreme ne lan? Normalde nereye bakıyorsun yarrak? Neyse, abi (bugün konuya hiç giremeyeceğiz galiba ama bu abinin normalde ağabey diye yazılmasının gerekmesi durumu beni çok geriyor.) insanlar görüyorum işte çevremde, diyorlar kapitalizm böyle kötü, kapitalizm şöyle kötü. Ki bunların arasına zaman zaman ben de giriyorum, e tabii üzüm üzüme baka baka karar diye boşuna dememişler. Sanatçılara bakıyorum, burada kapitalizmi eleştirdim, şurada bunu düdükledim. Kapitalizm şöyle etti böyle oldu. Ama artık buna dur demenin vakti geldi!

Nedir kapitalizm? Öncelikle güzel bir tanım girelim de ne olduğuna dair sonra konuşuruz:
Kapitalizm: "Üretim araçlarının sahipliğinin ve denetiminin kârını ençoklamak amacındaki özel kesimin elinde olduğu, özel mülkiyet, girişim özgürlüğü, seçim özgürlüğü, iktisadi rasyonellik, sınırlı devlet ve serbest rekabete dayalı iktisadi ve sosyal sistem."

Kapitalizm neyi benimser? Serbest piyasa ekonomisini. Serbest Piyasa Ekonomisi nedir? Şimdi oraya geleceğiz. Kapital düzende benimsenen serbest piyasa ekonomisinin teknik literatürde adı "Neoclassical Economics" yani "Neoklasik İktisat"'tır. Neoklasik iktisadın teknik tanımı ise şu şekilde yapılır; "Economics is the science that studies efficient allocation of scarce resources between alternative uses." yani "Mal ve hizmetlerin üretimi, dağıtımı, tüketimi ve bölüşümüyle ilgili sosyal bir bilim dalı. 2. Sınırsız insan gereksinmelerinin karşılanmasında kıt kaynakların alternatif kullanımlar karşısında karar verme ve seçim yapma yollarını inceleyen sosyal bir bilim dalı."

Şimdi olaya "Thorstein Veblen" bahsederek hiç girmeyeceğim yoksa işi bitiremeyeceğiz. Ama kişisel sempatimden ötürü ne yazık ki "Adam Smith"'i atlayamayacağız.  Adam Smith kimdir? Adam Smith "Free Market" olayında, "Invisible Hand"'i ortaya atarak, devletin neden iktisatta rol almasına gerek olmadığını açıklamaya çalışmış bir amcamızdır. Sokucam her tarafı da tanım doldurduk ama "Invisible Hand" önemli. Invisible Hand gereceği; "Behaviour or economic actions at self interested people create an order and this order is good for everyone."

Yani bu sistemde eğer herkes kendi ekonomik çıkarlarının peşinden koşarsa bu bir düzen sağlar ve bu düzen herkes için en iyisidir. Nasıl oluyor? Temelde mantık basit ve çok geçerli ama işte insana insan dememizi sağlayan bazı değişik, obsesif özellikler bunun bugün uygulanabilitesinde sorunlara yol açıyor. Ve hatta yozlaşmış bir sistem olarak senin benim dilimize düşürüyor. Düz mantıkta incelersek; misal bizim bir köyümüz var, köyümüzün ticari hareketleri gereği, eksikliğini hissettiği 2 madde göze çarpmakta. Domates ve patates. Ve benim bir miktar ekebileceğim toprağım var. Hasan'ın da bir miktar ekim yapabileceği bir toprağı var. Ve ben köyün ihityaçlarını ve çıkarlarımı gözetip domates ekmeye karar veriyorum, bu durumda Hasan da domates ekerek pazarı zora sokmamaya karar veriyor ve benim çıkarım için değil, kendi çıkarları için patates ekmeye karar veriyor. Bu durumda devletin insanlara müdahale ederek ekonomiyi düzenlemesine, kotalara, kısıtlamara gerek kalmıyor ve bir şekilde düzen kendi kendisini yaratmış oluyor.

Gel gelelim böyle mi oluyor? Hayır. Hasan'ın bana karşı beslediği sinir veya benzeri insanî duygular ya da cahillik onun da domates ekmesi gerektiğine hükmettiriyor ve benim pazarımı bölüyor. Bununla da kalmıyor, egounun ve kişisel komplekslerinin beslediği dürtülerle sabotaj ya da hukukî gözüken ticari hamlelerle benim piyasamı etkiliyor. Batmama sebep oluyor. Ardından elde ettiği monopoly endüstri ile kazandığı parayı o yörenin halkını yönetmek kontrol etmek için kullanıyor ve işte sizin eleştirdiğiniz "Kapitalizm" ortaya çıkıyor. Gel gelelim bunun adı "Kapitalizm" değil "Emperyalizm"'dir.

Emperyalizm'in "Bir milletin sömürü temeline dayanarak başka bir milleti siyasi ve ekonomik egemenliği altına alıp yayılması veya yayılmayı istemesi, yayılmacılık, yayılımcılık." olduğunu düşünürsek, bu küçük örneğimizi "Kişisel boyutta minimalize emperyalizm" olarak adlandırabiliriz. Kapitalizm, Serbest Piyasa Ekonomisi, Invisible Hand aynı diğer iktisat yöntemleri gibi ortaya çıkış aşamasında kötü niyet barındırmayan ve dünya düzenini sağlamaya yönelik teorilerdir. Lakin insan, açgözlülüğü, kompleksleri ve nefreti ile pisletebildiği her şey gibi bunu da yozlaştırmayı başarmış ve insanların birbirini öldürmesinde, süründürmesinde etkili bir araç haline getirmiştir. Kapitalizm diye sövdüğünüz aslında aynada göremediğiniz yansımanızdır. Kapitalizmi canavara dönüştürmüş bu tutum aşkta, sekste, sosyal hayatta kısacası ömrünüzün her aşamasında peşinizi bırakmaz. Diğer bir deyişle insanın olduğu her yerde bir takım yozlaşma mevcuttur. Tarih süreci boyunca değiştirdiğimiz sistemlerimiz ve aslında bugün teknolojik ve toplumsal hayatta elde ettiğimiz gelişim de bu "insanî" vasıfların bir getirisidir. Bu vasıflarımız kötü veya iyi değildir, insanlar iyi veya kötüdür ve bu vasıflarını ne yöne kullanacaklarına kendileri karar verirler. Hal böyle olduğu sürece dünya'nın her hangi bir sistemde stabil kalabilmesi, insanların birbirlerini öldürmek için (kitlesel manada) can atmaması mümkün olamaz.

Manipulatör, destabilizator diye bir şey yoktur. Hepsi sizsiniz, hepsi benim. Hepimiz birbirimizin ve hepimiz hepimizin manipulatörü, destabilizatorüyüz. Geçmiş olsun.

14 Ekim 2010 Perşembe

Criminal Arts

Bundan yaklaşık 7 yıl evvel rapçi olmaya karar vermiş, bizzat benim, criminal arts kariyerimin anlatımını yapacağız bugün. Zaman zaman hüzünlü, zaman zaman üzümlü. Üzüm dedim de aklıma geldi, başbakanımız şarap içmek yerine üzüm yememizi önermişti. O yüzden söyledim onu. Criminal Arts nedir abi? Criminal Arts, graffiti'dir, hip hop'un bazı yan dallarıdır falan. Şimdi hip hop, breakdance, rap, graffiti arasında bir anlam savaşına girmeyeceğim. Lise yıllarımda çok girdim, bir ömür yetecek anlam karmaşası yarattım bu konuda.

Liseye başladık, hazırlık sınıfında U şeklindeydi sıralar. Ben de bu U'nun kapıya en yakın kısmındayım. Yangında ilk kurtarılacak gibi oturuyorum sınıfta. Bir şey olsa arkama bile bakmadan kaçarım sınıftan yani öyle bir pozisyondayım. Öğretmen benim ters tarafımdaki masada. Müzik dersi oldu işte. Hoca sınıfa soruyor, ne tür müzik dinliyorsunuz? diye. Ben de hayatımda iki şarkı dinlemişim o güne kadar, onlar da Ayna'nın parçaları. "Çayımın şekeri, gitarımın teliiiii" şeklinde. Benden 10 yaş büyük ablam var, küçükken onun sayesinde baya müzik kanalları, radyo programlarına aşinaydım ama ilginç bir düşünce sistemim olduğundan, hiç bir müziği beğenmiyordum. Mesela tarkan'ın şarkıları içten içten hoşuma gidiyordu ama "Kır Zincirlerini" klibinde kızla öpüşüyor, kızın da göğüsleri hafif belli diye düşman bellemiştim. Seks yapmak o dönemler benim için suçtu. Devlet yönetiyor olsam, evli falan dinlemem seks yapan herkesi içeri attırırdım. Ayıp bir şeydi bi kere. Burak Kut'u mesela hâlâ sevmem ama o zamanlar bi klibinde kızın göğüsleri şapka ile kapatılmışken, şapkayı düşürüyordu tabii biz o sahneyi göremiyorduk Burak Kut görüyordu sadece. Dolayısıyla ona da düşman olmuştum. Hâl böyle olunca bir şekilde her şarkı ve şarkıcıya düşman olmuş oldum. Ama nedense Ayna'ya düşman olamıyordum, sevdiğimi de kabul edemiyordum ama şarkı deyince aklıma bir tek onların şarkıları geliyordu. Neyse işte hocanın bu sorusuna insanlar cevap veririken, ben de oturduğum yerde tüm bunları düşündüm. Daha doğrusu film şeridi gibi geçmişim geçti gözümün önünden. Sınıftaki herkes "Rock, Metal, Jazz" falan diye saydırıyordu. Ben ise; "Metal ne mınasikim, endüstri meslekte var öyle bölüm?" havasındaydım. Arkadaşlardan bir tanesinin ne tür müzik dinliyorsunuz sorusuna verdiği "Haluk Lavant" cevabı ise hâlâ kulaklarımda. Adam Haluk Lavant dedi resmen. Neyse sıra bana yaklaştıkça panik oldum. Ve sıra bana beklemediğim bir anda geldiğinde, soktuğumun antipopülist özelliğim devreye girdi ve herkesten farklı olsun diye "RAP" diye fırladım olduğum yerden. Sınıftaki insanların pek çoğunun yüzü bana dönmüştü. Zaten öyle bir rap diye fırlamıştım ki, gören birisi anama küfretmiş de ona saldırmaya gidiyormuşum sanabilirdi. Velhasıl resmi olarak işte böyle rapçi olmuş oldum. Rap dedikten sonra ben iki arkadaşım yanıma gelip rap muhabbeti etmeye başladılar, meğer onlar da az çok dinliyorlarmış da kimliklerini gizliyorlarmış. Benim o güne kadar rap hakkında tek bildiğim Eminem ve Sagopa Kajmer idi. Eminem'in o günlere göre 2 sene öncesinde 8 Mile filmine gitmiştim oradan biliyordum, Sagopa Kajmer'i de bir yerde okumuş ve "Siktirin Gidin" şarkısını dinlemiştim. O zaman rapte mahlas olayından falan bihaberim, ne biçim isim lan Sagopa Kajmer diye sürekli kafa patlatıyorum. Neyse baktım sınıftan raple ilgili sorular çoğalıyor her gün ben de bi bok bilmiyorum. Harbiden dinleyeyim bari de bir şeyler bileyim yalanımız ortaya çıkmasın dedim. Gittim internetten, müzik marketlerden özellikle Türkçe rap hakkında bulabildiğim tüm kasetleri, cdleri aldım. Artık şartlanma mıdır nedir bilmiyorum, sevdiğimi hissettim ya da yıllardır ben olan o isyankar asi genci betimleyen bir tür olarak gördüm.  Ceza'yı sevdim en baştan, Med Cezir falan iyi şarkı dedim. Nefret'e döndüm oradan, Fuchs albüm çıkardı falan derken, bir gün bir gördüm ki sokakta belimde 3 kişinin rahat sığacağı bir kot pantolon, üzerimde "TURKISH RAP UNDERGROUND" yazan bir tshirt, kafamda şapka, yolda mamamımımıamamaımı diyerek ilerliyorum.

Bütün gün müzik forumlarına giriyorum, sanki ben olmasam rap camiası bitecekmiş gibi bir tavırla ölümüne rap'i savunuyorum, sanki insanların beğenilerini makale türü yazılarla değiştirebilecekmişim ve bu değişiklik bir tür başarıymış gibi eziklik psikolojisi ile kavgalar veriyorum. Evde koca gün kafa siken şarkılardan ötürü babam, annem sürekli yine mi bu zımbırtıyı dinliyorsun dediklerinde, "en azından sizin gibi cinsiyeti belli olmayan karaktersizleri dinlemiyorum" diyorum. Bir ömür böyle geçiyordu işte. Bir gün İstanbul Attack konseri mi oldu ne öyle bir şey, gittik arkadaşlarla tam takım rapçi üniformalarımızla. Gece saati falan tabii ama bende Ceza'nın o aralar taktığı şapkadan var. Bir Roman vatandaşımız yanıma yaklaşıp, "Hangi köydensin sen?" dedi. Ciddi anlamda da köyüm yok benim, bu soruyu baştan bir sarcasm olup olmadığını düşünmeksizin cevaplamaya çalıştım. "Köyüm yok" dedim, "Buralıyım ben." "Doğru söyle, seni daha önce görmedim, hangi köydensin?" diye yineledi. Vay mınaki dedim uzaklaştım oradan sonra.

Yine o sıralar Ceza ile Sagopa Kajmer kavga edip ayrıldılar. Sanki evlilik bitiriyorlar, ne iştir ben de hâlâ anlamış değilim. Hadi onlar kavga ettiler ayrıldılar, rap camiasının gençleri olarak biz de kavga etmeye başladık. Cezacılar ve Sagopacılar olarak ikiye bölünüp, saçma saçma söz düelloları içerisinde yıllar çürüttük.

Sonra tam olarak nasıl oldu hatırlamıyorum ama bir gün benimle birlikte gençliğini rapçi olarak geçirmiş arkadaşlarımla gezerken, lan aslında hande yener süper, lan aslında serdar ortaç boş, moş yazıyor ama dinletiyor derken rap çoluk çocuk işi kıvamına evrildik. Akabinde de rap ile aramızda çok ince bir bağ bırakmak suretiyle diğer türlere yelken açtık. Müzik ve sanat görüşümüz bu açıda evrilmiş oldu. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Şimdi beni tanıyıp beğenilerimle ilgili olarak ayar verme çalışmalarına kafasında başlamış olan arkadaşlara söyleyeyim; estetik anlayışım evrildi demedim, sanat anlayışım evrildi dedim. Estetik anlayışı tamamen öznel bir şeydir ve benim iyi dediğim bir şeye senin çirkin demiş olman, seni otorite kılmaz.

Şimdi sorsanız ki pişman mısın bir gençlik gitti böyle diye? Hayır değilim. Yaşanması gereken bir şeydi ve yine aynı yıllara dönsem yine aynı şekilde yaşarım. O günleri yaşamış olmanın bana getirdiklerinden son derece memnunum. Darısı o yıllarda Metal'e falan başlayıp, çok çirkin gözüktüklerini farketmelerine rağmen beline kadar saçlarla dolaşan arkadaşlara. Müzik önemlidir, sanat da. Ama onlar karakterimiz değil sadece karakterimizin birer parçasıdır. Estetik anlayışımızın sonucudur. İnsan karakterini minimalize etmeyelim.

Şuan ne yazmakta olduğum konusunda bir çeşit ikileme düştüm, konsantrasyonum dağıldı. O yüzden kesiyorum. Bu da böyle bir yazı oldu, pek çok şeyden bahsettik.

EMINEM RULES.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Efe'nin Kızgın Yağ ile Sınavı

Kızgın yağ içinde kayboldum ve hâlâ yaşıyordum. Ahaha yok lan böyle bir giriş yapacak adam değilim ben. Küçük İskender yapar onu. Küçük İskender de mi kim? Ne ben söyleyeyim ne siz sorun. Facebook'a biraz dikkatli bir bakış atarsanız, bir ara o boş şiirlerinden birine rastlarsınız. Bizim hikayemiz daha dinamik. Daha gerçek. Zaten gerçek.

Geçen hafta mıydı bir gün, hangi gün olduğunu kesin olarak hatırlamıyorum. Oda arkadaşım makarna yapmaya karar verdi, lakin makarnayı yaptıktan sonra bir çeşit işi çıkıp, makarnayı bana bırakıp gitti. Dolapta yoğurt, bitkisel yağ ve salça vardı. Ben makarnayı sade sade yiyemem, sadece yoğurt da yetmez. Oturdum salça ve yağ ikilisiyle birlikte bir sos yapayım dedim naçizane. (İş bu cümleden sonraki edebî anlatıma dikkat)

Âkâbinde, az evvel makarna yemeğini ısıtmış olmasından mütevellit, elektrik kullanarak ısıtma görevini yüklenmiş o hâlâ sıcak cihazın üzerine, içi teflon denilen, etilenden, flordan ve plastikten elde edilen, yapışmayı engellediği iddia edilen bir madde ile kaplı tavayı koydum. Tamamı bitkilerden ve hatta açıklamak gerekirse mısırdan elde edilmiş yağı az evvel uzun uzun betimlediğim tavanın içerisine döktüm. Bunun hemen ardından, dolaptaki salçayı çıkarmak gibi ulvî bir amacı gerçekleştirmek üzere yerimden ayrılıp dolaba koştum. Dolap daha önce gördüklerimden çok farklıydı. Kendi kalabalığındaki yalnızlık ta içlerine hükmetmiş, kompresör ve kondenser akşamdan kalma halleriyle, dün geceki çılgın çocuğun enerjisini soğutmaya vermişti. Soğutmuşlardı da soğutmuşlardı. Evaporatör, drayer, termostat, kılcal borular, soğutkan hepsi bu şımarık kondenser ve kompresöre uymuş, besleme merkezinden alabildikleri tüm elektrik ile gece boyunca soğutmuşlardı, kendilerini kaybedinceye dek. Dolayısıyla elime aldığımda salça konserversini, daha önce hiç hissetmediğim bir takım hissiyat zühur eyledi bitkin ve bir o kadar da aç bedenimde. Yüzümdeki ifadeyi görünce kondenser ve kompresörün muzır bir çocuk gibi gülüşmelerini hiç unutmayacağım... Tam bir sanat eseri ve emek sonucu, bir üstadın elinden çıktığı bariz konserve kutusunu, üzerindeki şiirsel bir betimlemeyle oluşturulmuş çengel yardımıyla açtım. Dün akşam boyunca buzdolabının soğutma elemanlarının tacizine mağruz kaldığı her halinden belliydi, öyle bir hale gelmişti ki konserve, ellerimi acıtıyordu tuttuğum sürece. Kim bilir kaç eleman, kim bilir kaç defa, gece boyunca...

Bir kaç metalin alaşımından yapıldığını tahmin ettiğim, pek de sanat eseri gözüyle bakılamayacak bir kaşık yardımıyla salçadan bir tutam almaya çalıştım. Dün geceki rezaletin arından öyle kapanmıştı ki kendi içine, bırak onun dışarı gelmesini, ben içeri girmek istedim, sarılmak için, yumuşatmak ve dünyaya güvenini yeniden kazandırmak için. Ama zaman yoktu. Çünkü teflon tavaya koyduğum yağ her saniye biraz daha ısınmaya devam ediyor, ısındıkça kızgınlaşıyor ve açlıktan ölmek üzere olan, son enerjisini avını yakalamak için harcamaya ant içmiş bir panter edasıyla bekliyordu. Kaşıkla çıkaramayınca ürkmüş salçayı, başvurmak durumunda kaldığım, adi bir bıçaktı. Bu bıçak daha evvel defalarca nescafe karıştırmak için kullanılmış lakin henüz bıçaklık görevini hiç yerine getirmemiş bir bakirdi. Elime aldığımda gururlu bir titreme meydana geldi plastik sapında. Korkuyordu ama istekliydi. Muhtemelen lazer ile falan yapılmamış basbayağı bir demir parçasının bilenmesiyle elde edilmişti. Fakirdi ama gururluydu. Konserve içindeki korkmuş ve hayata küsmüş salçayı bu bıçak yardımıyla çıkarmaya çalışmak pek mantıklı değildi. Birisi dün gece hayattan zorla soyutlanmış, diğeri ise tecrübesizlik ile cahillik denizinde boy vermekte iken özgüven yoksunluğundan anlayışsızlaşmıştı. Dolayısıyla bu girişimim de başarısız oldu. Saaatler ilerliyordu. Tick-tock.

Salçayı sıcak bir duşa sokmaya karar verdim, bu şekilde biraz olsun gevşeyecek ve içinden bir kaç tutam almama izin verecekti diye umut ettim. Her zaman çok güvendiğim, beni yarı yolda neredeyse hiç bırakmamış, ne zaman gitsem derdime derman olmuş musluğun başına gittim. Her zamanki gibi oradaydı, sıcak suyun akmasını sağlayan musluğu çevirdim. Sıcak su 3-4 saniye içerisinde gelmeye başlamıştı. Acıların konservesini altına tuttum. Sıcak su o temiz bedenine değdikçe, ağlıyor ağladıkça açılıyordu sanki. Bir süre sonra içerisinden bir tutam almama izin verebileceğini hissettim ve kaşık ile bunu denedim. Az da olsa bir tutam alabilmiştim. Hemen heyecanla tencerenin başına gittim ve almış olduğum bir tutam salçayı tavanın içine, kızmış olduğunu henüz farkedemediğim yağın içine bıraktım. Bırakmamla yağın yamyamvari sıçramaları başladı ve sadece bir elin parmakları ile ifade edilebilecek saniye kapsamındaki zaman biriminde o kıpkırmızı salça simsiyah bir hale geldi. O an anlamıştım, intihar etmek istemişti, bu dünyada daha fazla yaşayabileceğine olan inancı kaybolmuştu.

Sonradan öğrendik, o çok sevdiği, taptığı nişanlısı kornişon turşu konservesi geçen geceki olaydan sonra onu terk etmiş. Düşünebiliyor musunuz? İyi peki ama Salça Konservesi'nin suçu ne?

7 Ekim 2010 Perşembe

Efe'deki Mustafa Kemal

Uzun bir yazı olacağını tahmin ediyorum, henüz başladığım ama henüz nasıl bir gidişata sahip olacağını hesaplamadığım bu yazının. Efe Türü Edebiyat'a kısa bir ara veriyoruz, belki de vermeyiz onu da kestirebilmiş değilim ama en azından ciddiyet vasfının tüm erdemiyle taşınacağı bir yazı olacağını taahhüt edebilirim ta şimdiden. Narsisizm ve egoizmin derinliklerinde boğulmuş ve dolayısıyla ukala olarak adlandırılabilecek birisi olduğumdan ve hatta megaloman bir adam şeklinde lanse edilebileceğim için, kendimi anlatmayı severim. Gerek överek olsun gerek yererek, önemli değil, benim hakkımda olsun da. Neyse; bu yazıda kendimle ilgili vereceğim bilgilerin sebebi en temelde bu durum olsa da bu kez olaya biraz realist ve subjektif yaklaşmak istiyorum. Dolayısıyla "Efe Türü Edebiyat" olsun diye değil de konuyu iyi bağlıyayım diye farklı bir yerden giriş yapacağım.

Anne ve babamın ikinci ve biraz da yanlışlıkla doğmuş çocuğuyum. Yani kısacası patlak prezervatif kazası diyebiliriz benim için. Annem beni doğurduğunda 35 yaşındaydı ve esasında bu tip yaşlar ilk çocuk için tehlikeli, ikinci veya daha sonraki çocuklar için ise yararlı gibi gözüken ama çeşitli komplikasyonlara açık yaşlardır. Benim de bu tip komplikasyonlardan bir kaçına rast geldiğim söylenebilir sanırım. Halk arasında 35 ve sonrası doğumlar için "ya çok zeki ya da gerizekalı olacak" söylentisi yapılır. Bu noktada baktığımızda zaten deha dediğimiz insanlar genelde sıradan insanlardan çok daha farklı görüş açılarına ve yaşam anlayışlarına sahip oldukları için deha olmuşlardır ve esasında bu sıradışılık bizim toplumda "delilik" olarak adlandırdığımız şeydir. Yani birisi ya çok zeki ya da gerizekalı olmaz, hem çok zeki hem de gerizekalı olur. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; dünya'da öldükten sonra iz bırakabilmiş ve saygı görmüş her "deha" normalde bir ruh hastasıdır ve tıbbi açıdan pek çok kişilik ve karakter bozukluğunu üstlerinde taşır. Ben bu durumda hangisiyim veya nerdeyim bilmiyorum. Sıradan bir insan olmak çok da gocunacağım bir netice değil. Lakin küçüklükten itibaren uyku problemi ile başlayan bir teşhis sürecinde, en azından bilimsel olarak hiperaktif olduğumu ve iq denilen ve aslında bilimsel olmayan nitelik bazında 163 değerine sahip olduğumu biliyorum. Bu ikisinin bana kattığı bir şey ise ne yazık ki yok. Tek bir şey hariç, analize dayalı antipopülist tutum. Analize dayalı antipopülist tutum dedim direkt antipopülist tutum demek yerine çünkü ben sırf muhalif olmak için muhalif olmanın koyun olmaktan bile beter bir şey olduğuna inanıyorum. Her toplum pek çok zaman sürü psikolojisi ile hareket eder ki buna inanmak istemiyor olsanız dahi farketmeden her biriniz dahilsiniz, ve bu sürü psikolojisi bazen insanları tamamen histerik, mantığın olmadığı yollara, düşüncelere ve inanışlara sevk eder. Bir şeyi yaparsınız, hoşunuza da gider ama sorgulamazsınız hiç neden bunu yapıyorum acaba diye. Benim boş beleş bilgilerle yorduğum zihnimin bu konuda tutumu biraz farklı işte. O da bana dayatılan bir şeyi kabul etmeme konusunda çok direnmek ama eğer mantığıma uygun görüyorsam şiddetle geri çevirdiklerimi de kabul etmek. Bir çeşit kişiliksizlik. Ve anaokulundan beri en çok nefret ettiğim şeylerin başında her zaman geldi; 10 Kasım törenleri, 29 Ekim Törenleri vb. Atatürk'ün yaptıklarını okuyarak çoşan bünyeler, Atatürk'ün ağzından yazılmış ama Atatürk'ün haberi dahi olmayan şiirleri okurken ağlayan kişiler... Bunlar adamı nefret kazanlarında kaynatır. Lakin öyle olmadı.

Küçükken, anaokulunda iken, ilk anneme gittim ve bu İstiklal Marşı sırasında ayakta hareketsizce daha fazla durmak istemediğimi, beni anaokuluna törenden sonra götürmesini rica ettim. (Okuduğum anaokulu bir kız meslek lisesinin uygulama sınıfıydı, bir çeşit kobaydım yani :D, dolayısıyla pazartesi sabahları ve cuma akşamları İstiklal Marşı Töreni oluyordu.) Tabii küçüğüm o zaman zeka var ama bilgi yok. Koşu yarışı yapıyoruz mesela, bir aşamadan sonra ben tüm sınıfa fark atar oldum. 20 kişiyi geçiyorsam 100 kişiyi de geçerim hesabıyla tüm dünyada en hızlı koşabilecek adam olduğuma karar verdim. Küçük olduğumdan gelecekten beklentilerim de çok büyük. 15 yaşına vardığımda basket potasına smaç vurabileceğimi iddia ettiğim de bilinir yani. Velhasılı annem o yaştaki bana çok doğru bir yaklaşımda bulunarak, hiç vatan millet davalarına girmeden, sadece o marşın benim için iyi bir şey olduğunu söyleyip, katılmamızın da okulun bir zorunluluğu olduğunu söyledi. Anaokulunu sevmeyen adamdan şüphe ederim ben. Ben hep sevdim. Çok boş bir ortam. Sabah akşam paso lego idi, blok idi, çizgi film idi... Bir çocuk daha ne ister ki? 30 tane de senin gibi adam. Koşturun durun. Eğer marşa gitmezsem okuldan atılabileceğimi kendi kendime düşünüp marşın gerekliliğini kavrar duruma geldim.

İlköğretim döneminde çok yüzeysel ama kafa ütüleyen bir şekilde, Atatürk bizi düşmandan kurtardı düsturu ile karşı karşıya kaldım. Rol model aldığım anne-babamın Atatürk'ü sevmesi, beni de sevmeye zorluyordu ama ilköğretim döneminde kafama dayatılan zorunlu Atatürk sevgisi de beni itiyordu. Hal böyle olunca Yahudi geni taşıyan bu bünye, ilköğretim dönemi Tarih derslerinde adı hiç geçmeyen Hitler'in hayranı oluverdi. Hitler hakkında da bir bok bildiğim yoktu aslına bakılırsa, sadece pek çok kişinin sevmediği bu adamı sevmek istemiştim. (Sonra nefret ettim orası ayrı.) En nihayetinde liseye geldiğimde, hazırlık sürecinde pek çok kitap okuyabilme zamanına erişmiş oldum. Lakin hiperaktivite denilen bela yüzünden pek kitap okuyabildiğimi söylemem. Ama merakım da beni iteleyince, anneme, üniversiteyi bitirdiğinde hediye edilen, 1950 basımı iki ciltik Nutuk'u okuma durumunda kaldım. Şimdi sanıyorsunuz ki Nutuk'u okudum ve hayatım değişti, çok sevdim? Alakası yok. Nutuk'u okudum ve bugüne kadar boş bir dayatma sevgiyle buraya getirilen bir adam olarak etkilenecek hiç bir unsur bulamadım. Şüphesiz bu Nutuk'un kötü olmasından değil bize dayatılan sevginin bizi getirdiği durumdan kaynaklanıyordu. Bunları yaşadığım zamanlarda, belli belirsiz bir şekilde sağ partilere ilgi duyuyordum. Lisedeki Tarih hocam bu aşamalarda devreye iyi girdi. Kafamızda düşmanı İzmir'den döken Atatürk kalıbını yıkarak, neden iyi asker Atatürk, neden iyi politikacı Atatürk, neden diktatör ve neden diktatör değil Atatürk, sorularını ve bunların en açık cevaplarını vermek suretiyle kendi içimden geldiği için modern Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü sever duruma geldim. Akabinde yine Tarih hocamın yönlendirmesiyle, zaten ilgi duymakta olduğum siyaset konusunda, pek konuşulmayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti yakın tarihini incleme şansı buldum. Ve bu inceleme sırasında Atatürk'ün neden önemli olduğunu, onu diğer yöneticilerden ayıranın ne olduğunu daha iyi kavradım.

Bugün geldiğim noktada, sizin Atatürk'ü sevmenizin ya da sevmemenizin bir değer taşımadığını düşünüyorum. Hatta ilköğretim dayatma sevgisini içinizde barındırarak kolunuza, bacağına Atatürk dövmesi yaptırmanızdan ise nefret etmenizin daha samimi bir duygu olduğu düşüncesindeyim. Bugün çok açık ve net şekilde; eğer içine girebildiğiniz bir eviniz, kafanızı koyabildiğiniz bir yastığınız, çeşmenizden akan temiz suyunuz ve elektriğe bağlı bir buzdolabınız var ise tüm Dünya'daki insanların %75'inden zenginsiniz demektir. Eğer bugün, batı ve doğudaki ülkelerin bir kısmına vizesiz, büyük kısmına hizmet pasaportu ile vizesiz ve geri kalanına da 1-2 günlük vize işlemlerinin ardından dilediğiniz gibi seyahat edebilecek özgürlüğü ve zenginliği kullanabiliyorsanız bu şüphesiz ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti sayesindedir. Evet bu ülke ve bu ülke üzerinde yaşayan insanlar, çok daha iyi yerlerde olabilirlerdi, ki bunun yani daha iyi yerlere gelememiş olmanın nedenlerini Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1938-1990 arası tarihini inceleyerek görebilmeniz çok müsait şartlar altındadır. Ve işte bugün en azından sizi tüm Dünya insanlarının %75'inden zengin kılan tüm bu imar ve bayındır, Mustafa Kemal Atatürk'ün hesabını yaptığı, temellerini attığı düzenin sonucudur. Bugün baktığımızda 2010 yılındaki Türkiye'nin geldiği duruma göre, kendisi evet başarısız olmuştur, çünkü onun kafasında planladığı bugünleri 1950'lerde atlatmış bir Türkiye'dir. Oysa biz hala onun biraz da faşizan söylemlerle desteklemeye çalıştığı, yolunu gösterdiği birlik beraberliği sağlayamamış ve birbirimizi parçalara ayırmış durumdayız.

Atatürk'ü sevmeniz için bir tek sebep dahi sunmayacağım size, bu yazıya başlarken, sorular sorup, cevaplamayı öngörmüştüm. Şöyle ki; Atatürk diktatör müdür, jakoben midir? Atatürk faşist midir değil midir? gibisinden ve bu soruları o dönemin doktrinini göstererek cevaplayacaktım lakin, bu da bir çeşit dayatma olacaktı ve inanmak istemediğiniz gerçeklerle karşılaşmak canınızı sıkacaktı. Sadece istediğim bu konu hakkında düşünürken, bunların 80-100 yıl önce gerçekleşmiş olduğunu dikkate alıp, doktrin ve konjonktürdeki farklılıkları göz önünde bulundurarak karara varmanız. Seviyorsanız da sevmiyorsanız da nefret ediyorsanız da düşünün. Bir şey kaybetmeyeceksiniz. Bugün bu ülkenin geleceğinde daha emin bir şekilde yükselebilmek için, Atatürk'ü sevmek ya da sevmemek bize bir şey kazandırmıyor, ama geçmişimiz hakkında doğru bilgilere ve doğru yorumlara sahip olmak geleceğimiz hakkında pek çok şeyi değiştiriyor. Ve bugün, yapabilecek kabiliyete sahip olmasanız dahi yasal olarak 25 yaşını doldurmuş olan her bir birey, parti kurup kendi ideolojisini temsil etme hakkını barındırıyor. Her ne kadar ifade özgürlüğü henüz ülkemizde tam manasıyla yerini bulamamış olsa da...

Ülkeniz için, ülkeniz hakkında düşünün, bunu sizin için değil kendim için istiyorum, çünkü demokrasi gereği kararlarınız benim de hayatıma etki ediyor. Gerekirse kendi sonumuzu kendimiz hazırlayalım ama en azından inandığımız şeyler uğruna mahvolalım.

Daha fazla kafa ütülemek istemiyorum. Kalın sağlıcakla... Şu cümleyi dahi okuyabilmiş herkese tek tek teşekkür ederim.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Peki Gerilimi

İnsanın ömründen ömür götüren gerilimin adıdır. Adına korku filmleri çekilse, gerilim kitapları yazılsa az kalır. O derece. Uykusuz gecelerin sebebi, içkiye başlamanın ilk nedenidir. Böyle anlatınca neymiş lan o oldu di mi ? Umut Sarıkaya tarzı bir anlatımla girdik ki konuda zaten biraz onun konusu. Onun konusu derken ondan çalmadım tabii ki ama buna benzer şeyler bulup, çıkardığı, ürettiği için söylüyorum. Şimdi irdeleyelim;

Peki Gerilimi'nin başlama noktası, sizin ya da sevgilinizin, partnerinin yaptığı herhangi bilinçli veya bilinçsiz bir harekete sinirlenmesi, bozulması ve buna bağlı sebeplerle trip atmaya yönelmesi durumudur. Kıskanma, satılma, ilgisiz bırakılma, unutulma, üstüne gidilme gibi durumlarda sevgilinin trip atabilmesi olasılığı artar ki haksız olduğunu da söyleyemeyeceğim. Ve işte bu tribal durum söz konusu olduğunda, biraz da haksız olduğunu farkeden taraf, "nooldu hayatım, neyin var?" şeklinde olaya yaklaşır. Trip atan tarafın karakteristik vasıflarına bağlı olmak üzere bu soruya verilecek cevaplar çeşitlilik gösterir. Bu tip bir soruya; "Noldusu mu var hayvan herif bıdı bıdı" şeklinde cevap veren bir partnerden asla ve asla "Peki Gerilimi" yaşatmasını beklemeyin. "Peki Gerilimi" sosyokültürel düzeyi yüksek, az çok entelektüelitesi olan insanların yapabileceği bir şeydir. İlişkinizde "Peki Gerilimi" varsa doğru yerdesiniz, doğru kişiylesinizdir. (matchmaker at work)

Neyse, işte bu "nooldu hayatım, neyin var?" sorusundan sonra gelen cevap genelde, "ya yok bir şey" şeklinde olan partner, "Peki Gerilimi"'nin ilk kıvılcımını yaratmış olur. Her ne kadar ne yaptığının az çok farkında olsa da bu durumda trip atma durumuna neden olan taraf, yine de ısrarla durumu bir de sevgilisinin ağzından duymak üzere baskıda bulunur. Baskı sonucu alınabilecek cevaplar aşağıda sıralandığı gibi olabilir; (bilite kattım, olmaya da bilir zira çok kombinasyon var)

- Niye bu saate kadar mesaj atmadın?
- O kızla/çocukla neden dışarı çıktın? Sana yazdığını görmüyor musun?
- Dün gece neden aramadın?
- Bugün günlerden ne? (Doğum gününü falan unuttunuz hacı, o andan itibaren çevrenizde ölmüş akraba, doğum yapmış yakın aramaya başlayın, eğer hiç mesaj atmadıysanız o gün henüz, telefonunuz kırılmış olsun, hattınız yatağın altına kaçmış olabilir, telefonunuz çekmemiş de olabilir. Ama başka konular hakkında mesaj attıysanız ve doğumgününü kutlamadıysanız sıçtınız, hele hele sevişme konusunda gayet iştahlı mesajlar atıp, doğumgününü unuttuysanız, direkt ayrılalım mı diye mesajın atın ki, doğumgününü kutlamadığınız için azar işitmeden olaydan sıyrılın, o saatten sonra hayır gelmez zaten, size kız mı yok lan?)
- Neredeydin?

vs vs

Bu sorulardan sonra, isterseniz dünyanın en mantıklı açıklamasını yapın, isterseniz kendisi içerisinde çelişen kaçamak cevaplar verin, alacağını tepki işte bu "Peki Gerilimi"'nin temasını oluşturandır. Çünkü alacağınız cevap;

"PEKİ"'dir.

Bu cevaptan sonra ne yazdığınız 15 mesajlık açıklamanın, ne hissettiklerinizin bir anlamı kalmıştır bir kaç dakikalığına. Nasıl cevap vereceğinizi düşünür, bu sırada gerilimden gerilime koşarken, hayatınızın bu bir kaç dakikasına çekilecek psiko-analiz filminin ne kadar tutup tutmayacağını düşünürsünüz. Ömrünüzden, ömürler gider... O kadar kasarak oluşturduğunuz mantık ürünü mesajınızın sevgili tarafından iplenmediğini daha doğrusu tatmin edici bulunmadığını farkettiğiniz o an işte, çok acaip şeyler olur. Akabinde bir açıklama mesajı daha atarsınız ve bu açıklama mesajınız genel olarak sorularla haklılığınızı kanıtlamak üzere kurulur. Buna örnek vermeyeceğim. Anladınız zaten. Anlamadıysanız da ne yapayım artık.

Bir yazının daha sonuna geldik, reklamlara tıklamayan şüphesiz ki bizden değildir. Bir sonraki yazının konusunu buraya yazmayacağım, aklımda ama yazmıyorum, unutursam çok pis göt olurum orası da ayrı. Kalın sağlıcakla.

5 Ekim 2010 Salı

Efe'nin Kulağında 2. Küpe Devri

Bugün bir ilginçlik yapayım dedim ve yaptım. Görmüş daha doğrusu, okuyor olduğunuz yazıyı oluşturan harfler "bold" yani kalın olarak sizlere ulaşmakta. Değişiklik dediğim de bu büyütülecek bir şey yok. Önemli bir hatırlatma yapayım istedim bu arada, reklamlara tıklayın asabımı bozmayın. Dün 111 tık aldı blog, kendi tıklarımı istatistik dışı bıraktım, gel gelelim hala bugünkü kazanç 0 diyor, ya bu 111 kişi ya da google yalan atıyor. Google'a mı inanayım, tıkladım diyen arkadaşlara mı inanayım anlamadım. Asabım çok bozuk. Dalımızı kıranın ağacını kökünden sökeriz. Ben mi büyüğüm, google mu büyük göreceğiz çok yakında. Ahaha yok lan Ayyıldız Team ya da ne bileyim Cyber-Warrior üyesi gibi konuştum. Yok öyle bir dava, evet google kazancıma hala 0 diyor ama olsun bekleyeceğiz. İçerde 1 dolarımız dahi birikse bırakmayacağız. Lan o değil de normalde, konuya girerdim daha sonradan dağılırdı bugün konuya giremeden dağıldı. Efe Türü Edebiyat'a ihanet ettiğimi farkediyorum. Neyse bu şekil de artık 2. Efe olur. 2. Yeni gibi. 2. Efeciler.


Dün okuldan çıkıp Şile'ye gittik. (Anaaa çok ilginç bir şey yapmışız yemin ederiiiiiiiim.) Amacımız ve isteğimiz yemek yedikten sonra PES oynayıp, biricik kampüsümüze geri dönüp, vakit öldürmek idi. Öyle mi oldu peki ? Lan baksanıza, mesela burada "Öyle mi oldu pekala?" yazsam olmayacaktı resmen. Olmaz tabi amk, Peki ile pekala ne alaka? Pekinin asıl hali pekiyi. Bakayım o oluyor mu; "Öyle mi oldu pekiyi?". Çok yavşak oluyor ama grammar açısından sorun yok. Grammar yazdım farketmedim sanmayın. Amerikan uşağı, ingiliz hayranı ve hatta mandacı olduğumdan ingilizce öğelerin dilime girmesine göz yumuyorum, kültürlerini onların baskısı altında kalmadan kültürüme empoze ediyorum ve Türkiye'nin geleceği için, vatanı ve milleti ile bölünmez bütünlüğü için tehlike unsuru oluşturuyorum. Ahaha cidden böyle adamlar var di mi? Bir şeyi ingilizce söylersiniz, "TÜRKÇE KONUŞ" derler. Evet tamamen türkçe kelimelerden oluşan bir cümlenin içine ingilizce kelime sıkıştırdığın vakit biraz absürd bir duruş sergiliyor cümle ama korkmayın hacılar. Eğer bakış açımızı yeteri kadar çeşitlendirebilir, devletin gerekliliğini ve önemini yeteri kadar kavrayabilirsek, vatan, millet ve devleti ayakta tutmak için ucuz milliyetçilik oyunlarına gerek kalmaz. Evet ucuz oyunlar diyorum çünkü materyalizmden bir sik kaybetmemiş bünyelerin, yarısı farsça ve arapça ile zaten kendinden geçmiş dilimizi, İngilizce kelimelerden korumaya çalışması komik. İlkokuldan beri öğretilir, dil canlı bir şeydir diye. Dilimiz 100 yıl önce tüm etkileşimlere kapandı artık bu kadar kelime ile idare edeceğiz diye bir şey yoktur. Ben de isterim TDK, her yeni giren sözcüğe karşılık Türkçe bir kelime türetsin ama bunu yeteri kadar kullanışlı biçimde yapamıyorsa, o kelimeyi kullanmak için Türkçe'sinin bulunmasını bekleyemeyeceğim. Yine konu dağıldı bir de sinirlendim bak! Hacı neyse gittik Şile'ye, yemek yemek için bir yere gideceğiz; "la" dedim. Müzik notası olsun, ne bileyim bir orkestraya ses vereyim de piyano girsin falan diye değil, "lan"'ın biraz değişik bir biçimi olarak sesleniş amacıyla kurdum o kelime bile olamamış ses öbeğini. "la" dedim, "ben şurada bi kulağımı deldireyim madem." Arkadaşlar tam olarak ne dediğimi anlamadılar ama ben kararlı adımlarla ters yöne yürünce içlerinden bir tanesi benimle geldi. "Ne yapacağız" dedi. "Gel iki dakika ya şurada kulağımı deldireceğim." dedim. Tamam dedi , geldi. 


Hacı şimdi işin ilginci, kulağımı deldirmekten korkmuyorum da kafamı 2-3 saniye sabit tutma zorunluluğu beni geriyor. Bu sadece bu durumda olmuyor. Zaten normalde de ellerimde küçük bi titreme vardır, ama iş ellerimi falan da sabit tutmaya gelince zıngırdamaya başlarlar. Kendimi baskı altında hissedince çok acaip  tepkiler verebiliyorum. Misal bir kere kan veriyorum, hiç bir sıkıntım yok gayet bakıyorum iğneye falan, hemşire (hemşire ile ilgili fantazi anlatacağımı sanan varsa defolsun :D) sapladı iğneyi, böyle kan hüzmesinin ilk çırpınışlarını gördüm iğnenin arkasındaki haznede, o sırada hemşire telaşla yüzüme bakarak; "Bakmasana buraya sen!!!" dedi. 3 ünlem koydu, çok ciddiydi. Ben de kafamı çevirdim anlam veremeden ve strese girdim, kolumda karıncalar geziniyor ve kolumu evire çevire sallamak istiyordum, kendimi tutmaya çalışırken, kendimi kaybedecek gibi oldum. Neyseki o ara bitti, kolumu salladım bi 5 dakika rahatladım. Mesela aynı şey, gemide-vapurdayken, dışarıda oturuyorsam oluyor. Bir an kendimi kaybedip denize atacakmışım gibi geliyor. Of ne büyük dert! 


Neyse adama dedim; "Merhaba, kulağımı deldirecektim ben?" -"Tabi" diye cevapladı o da. Küpe seçtim oturdum. Geldi falan. Soğutucu falan sıktı, bastı küpeyi. Buraya kadar bir sorun yok, ama orada noldu, küpe mi düştü anlamadım, gitti bi küpe daha aldı, eliyle bir şeyler yaptı, ben soğutucu etkisinden anlamıyorum tabii kulağımda noluyor ama, 2-3 saniye kendimi zor tutmuşum kafamı kıpırdatmadan, kıpırdanmaya başladım ben tabii. Bu kadar.


Şimdi hal böyle olunca bunun sebebini hiperaktivite olarak açıklayabiliriz. Zaten bana konulmuş tıbbi bir hiperaktiflik teşhisi mevcut lakin ben buna inanmıyorum. Yani tamam hareketliyim, böyle saçma sapan fikirler buluyorum, bir şeylere konsantre olmakta zorluk çekiyorum falan da bence bu hiperaktivite değil, otizm ya da down sendromu. Çamaşır makinesini saatlerce izlemem mesela ama bi 3-4 dakika rahat izlerim :D


Bugünlük bu kadar, unutmayayım diye buraya yazıyorum, bir sonraki yazı "Peki Gerilimi"

4 Ekim 2010 Pazartesi

Küfürsel Anlatım

"Efe Türü Edebiyat"'ın yapı taşlarından birisidir "Küfürsel Anlatım". Efe Türü Edebiyat'ta küfür önemli bir yer tutar. Lakin bu hususta küfür yani diğer bir deyimle ahlak dışı, bozuk ahlaki öğeler barındıran kelimelerin kullanımına özen göstermek boynumuzun borcudur. Şöyle ki, kelimelerin sözlük anlamlarının yanı sıra, onların kullanımı sırasında, bizler tarafından kazandırılan anlamları da taşıyabilmeleri durumunun söz konusu olabileceğine dair inancım gün geçtikçe artarken, bunun uygulama biçiminin de sosyokültürel seviyesi belli bir düzeyin üstünde olan insanlarda gayet başarılı olduğunu düşünüyorum. Ahlak değerleri gel zaman git zaman, değişiklikler göstererek, yontulmakta, eğrilmekte ve bazı çevrelerin inanışına göre yozlaşmaktadır. Lakin zaman tanımı içerisinde değişen konjenktür gereği ben yozlaşma diye bir şeyin olduğu kanısında değilim bu tip durumlarda. 1000 yıl evvelki geçmişte sosyal hayat içerisinde adam öldürmek normal karşılanabilir düzeyde bir tutum iken bugün idari olarak cezalandırılmasının da yanı sıra, toplum tarafından dışlanmakta ve hor görülmektedir bu suçu işleyenler. Demem o ki eğer zaman içerisinde toplumsal tutumlarda bir yozlaşma mevcuttu ise, bugünlere de o sayede geldik. Ha geldiğimiz günler çok mu güzel derseniz, bunun cevabı yoktur. Geçmiş ile gelecek arasında iyi kötü ayrımı yapılamaz zira doktrin farklı, konjenktur farklıdır. 

An itibariyle pek çoğunuz, özellikle bir kısmınız muhtemelen doktrin ve konjenktur kelimelerini arka arkaya, çok sık kullanmış olmamdan ötürü can sıkıntısı içerisinde kıvranır vaziyete geldiniz. Ve hatta bir kesiminiz bu iki kelimenin anlamını bilmediği için, yazının genel hattından da bir şey anlayamaz hale geldi. Yazıdan bir şey anlamanızı beklemiyorum çünkü bu sefer pek tipik olmasa da yine "Efe Türü Edebiyat" ile karşı karşıyasınız. Doktrin ve konjenktür kelimelerinin sözlük anlamlarını buraya yazmayacağım kendiniz TDK'nın web sitesine girer bakarsınız. Bir kesim insan, doktrin ve konjenktur kelimesini kullanan insanların, diğer insanların kafasını karıştırmaya yönelik olarak bunları kullandığını ve esasında konu hakkında pek bilgi sahibi olmadığını savunur. Doğrudur, ben zaten herhangi bir konu hakkında pek bilgi sahibi olduğumu iddia etmiyorum. Anlatmaya çalıştığım şey çok farklı. (Kendimi savunacağım sandığınızı, hatta sizi çok pis eleştireceğimi sandığınızı çok iyi biliyorum.)

Son yüzyıl ve hatta sonra elli yıl içerisinde teknolojideki, bazı kesimlere göre, olağanüstü gelişme, iletişimde çeşitliliği eski çağlara göre muntazam bir şekilde arttırdı. Bazı kesimlere göre olağanüstü gelişme dedim çünkü ben neye göre olağanüstü gelişme olduğunu da anlayabilmiş değilim. 4000 yıl önce beyin ameliyatı yapılabilmiş olması mı olağanüstü gelişmedir, yoksa Graham Bell'in telefonu bulması mı? Bunun tartışmasını apayrı bir platformda yaparız.  Neyse konumuza dönecek olursak; iletişimdeki bu çeşitlilik artışı, sinema, televizyon, radyo, internet, kitap, gazete vb. yayın organları aracılığı ile, insanların doğru ya da yanlış bilgiye ulaşımını hızlandırdı. Artık bir yalan da insanların üzerinde kitlesel etki yaratıyor, bir gerçek de. Hal böyle olunca, annelerimizin yıllarca ağzımıza acı biber sürmekle tehdit etmesine yol açan "küfür"e ulaşmak, küçük yaşlardaki bir birey için akıl almaz derecede kolay oluyor. Ki çağımızda bir tür mizah öğesi değeri taşıyan ve hatta insanları övmek için kullanılabilen küfürsel manalı kelime öbekleri, pek çok yayım organında an be an rahatlıkla kullanılabilmekte. Benim yaşam ve hayat anlayışım baz alındığında (yaşam ve hayat arasında bir fark yok da cümle zengin gözüksün, biraz entelektüel konuşayım diye öyle kastım :D) , küfürün kullanım amacı aşılmadığında insanların zihninde yer etmesi bir sıkıntı yaratmıyor. Ve özellikle küfür konusunda sansüre karşıyım. Sansür, özellikle devletler tarafından uygulandığı vakit kendi halkına olan güvensizliğin sembolüdür. Eğer sen kendi halkının tercihlerine ve sosyokültürel seviyesine güvenmiyorsan, iktidarda olma gücünü halktan aldığını nasıl iddia eder, anayasaya değiştirmek gibi önemli bir konuda halka nasıl gidersin? Zaten tüm programların başlangıcında ve sürecinde ekranın muhtelif köşelerinde programın kimler için uygun olduğunu belirten "akıllı işaretler" bulunmakta. E o zaman derdin ne? +8 yazıyorsa, aile 8 yaşındaki çocuğunu programın etkilerinden korumak üzere programı değiştirir ya da çocuğu odadan uzaklaştırır bunda bu kadar büyük bir sorun yok. Çocukların televizyon başında yalnız başlarına oturmasına gelince, o da ailenin bileceği iş. Madem çocuk psikolojisi ile bu kadar ilgileniyorsun, o zaman evlilik testleri yaparak aileyi oluşturacak çiftlerin bilimsel olarak birbirlerine ne kadar uyum içerisinde olduklarını da ölç de çocuk daha küçükken çiftler birbirlerini aldatıp, başka haltlar yiyip ayrılmak zorunda kalmasınlar. Bundan gayri çocuğun psikolojisini bozabilecek bir durum olduğunu sanmıyorum açıkçası. Velhasılı ahlaki değerlerin arkasına sığınarak, sansür koymak terbiyesizce bir tutumdur. Bu çağda kimse kimsenin ahlak bekçiliğini yapma cürretini gösterememelidir. 

İşte tüm bu ahval ve şerait içinde, "Efe Türü Edebiyat", içerisinde küfürler barındırabilen, bunları barındırırken kimsenin onuruna, gururuna sataşmayan, huhuka saygılı, küfürü dilin zenginliği olarak alan ve bu uğurda kullanan bir akımdır. İş bu açıklama yazısında zerre küfür öğesi bulunmaması da küfür kullanma tutumunun bir tür alışkanlık değil, tarafımdan bilinçli yapılan bir dil kazanımı projesi olduğunun kanıtlanmasıdır.

Hep gayri ciddi şeyler yazmıyoruz gördüğünüz gibi.

3 Ekim 2010 Pazar

Çirkefleşiyorum vol1

Hacılar, hacıtlar ve sevgili bağyan arkadaşlar; bloğuma olan yoğun ilgiyi cebime de yansıtmak amacıyla ve biraz olsun adam smith'in izinden gidebilmek, invisible hand'de tuzumuzu bulundurabilmek hasbiyle, reklam edinmiş bulunuyorum. Uzun lafın kısası, msnden, twitter'dan kafanızı sikmenin vakti geldi. Yazdığım yazıların linklerini sokuşturup, aga reklamlara tıklayın demenin zamanı geldi. Lakin bir 48 saatiniz daha var. Bloğumu inceleyeceklermiş. Bununla birlikte 4 yazı oluyor, nesine 2 gün sürüyor lan incelemek? Bilerek reklam veren sitenin adını vermiyorum, şimdi o isimden tag çıkarırlar da teşvik var diye vermezler reklamı, gömerim kafayı sonra.

Neyse bundan sonra görevinizi biliyorsunuz, beni yormayın, twitter'da, msnde iletimde, blogu gördüğünüzde basın girin, yapmanız gereken şey basit. Kazanacağım ilk parayla, aranızdan seçeceğim 10 kişiyi bira içmeye götüreceğim. Şimdi aranızdan bazı arkadaşlar çıkıp, "yürü git lan 10 kişi var mı takip eden" diyecek. Duymadım sanmayın. Ben de benden başka kimse girmiyor sanıyordum ki çünkü cuma günü bloğum linkini twitter web site kısmına ve msn'ime yazmıştım. Velhasılı bugün istatistkler'e girdiğimde 37 tık aldığını gördüm. 33 türkiye, 2 almanya, 2 abd yazıyor. Türkiye'deki 33 kişi ben bile olsam 4 farklı tık var lan. 33 kişinin hepsi de ben değilim yani. Çünkü bir de ben haftasonu hiç girmedim zaten. Neyse. Teşviğimi de yaptım. 48 saat sayın içinizden sonra gelip tıklayın. Şimdi yine aranızdan bazıları diyecek ki; en çok ben tıkladım tıklattırdım, ya sen beni seçmezsen bira içmeye o zaman ne sikime sürücem ben o tıkları? Bunu diyen arkadaşa ben daha bir şey demiyorum, sen ne yüzsüz, sen ne düşüncesiz ve şükürsüz bir manyaksın? (hoca damarım kabardı, endüstri meslek hocası) Bir diyeceğim de "ben alkol almıyorum, beni seçersen ne yapacağım, çok heyecanlıyım, ilk defa böyle bir şey başıma geliyor" diyenlere... Ice Tea ya da Nestea şeftali içersin güzelim? ha? Olmaz mı? Başka bir şey içme bence. Nestea ya da Ice Tea iç. Hatta alkol almama yolunu seçen o güzel kardeşime, içimden geldi Marlboro alacağım bir de. Şimdi o güzel kardeşim derse ki ben sigara da kullanmıyorum; onu seçmeyeceğimi şimdiden bilsin zaten. Hep sigara içmeyenler mi ayrıcalıklı olucak aq? Fight Club izlemiş ve beğenmiş adamım ben. Yine de özlü sözümüzü paylaşalım(via mehdi); "Sigaraya başlayan da, sigarayı bırakan da eşşektir."

Bir blog yazısının daha sonuna geldik uşaklar. (Laz'ım ben) Hiç bir şey gönlünüze göre olmasın. Banane lan gönlünüzden. Reklamlara tıklayın yeter. (kendimi çok kaptırdım hacı reklam meselesine, 3 kuruş para için gözüm döndü yemin ederim.)

30 Eylül 2010 Perşembe

Efe Türü Edebiyat

Tamamen bana ait olduğunu düşündüğüm anlatım türü. Bunun bir akım  yaratıp, kitleler tarafından uygulanmasını beklemiyorum çünkü çağımızın ortalama insan beyin yapısı buna uygun değil. Çok zeki olduğumdan falan söylemiyorum hacı, bi kaç özelliği ve özellikle obsesif kompülsif bir saçmalığı karakterinizde barındırmanız gerek. Şimdi bu anlatım türü için pek çok konuda çok spesifik bilgilere sahip olmalısınız ama daha sonra bu konuyu derinlemesine irdeleyecek altyapıya sahip olmamalısınız. Burada kastettiğim pek çok konu harbiden pek çok konudur. Birbiriyle kesinlikle ilintili olmayan yüzlerce konudan bahsediyoruz. Ve işin diğer bir boyutu; bu anlatım türünde bu bilgilerden kesitler sunarak, okuyucuyu büyülerken, başladığınız makaleniz asla başladığınız konu ile bitmez. Hatta öyle manik depresif psikoz bir ruh hali içerisinde yazılmış gibidir ki kendi fikirlerinizi çürütür, makale sonunda sayfalarca yazdığınız fikrinizden saptığınızı belirtebilirsiniz. Sonuç itibariyle okuyucu yazınızı okurken sıkılmaz, ama okuduktan sonra bir bok hatırlamaz. Hatırlamayı da bırak tamamen zaman kaybetmiştir ama zaman kaybettiğinin bile farkında değildir. Şimdi bazılarınız, bunun politikacılar tarafından çok sık yapılan bir şey olduğunu düşünüyordur falan. Hayır, politikacılar tarafından çok sık yapılamaz, hatta hiç yapılamaz çünkü bizim üzerine eğildiğimiz alanlar çok daha farklı şeylerden oluşmakta. Bu anlatıma örnek isterseniz bundan önce yazdığım iki yazı gayet bu konuda yeterli örnekler olacaktır sizin için. Ayrıca bu tür edebiyatın en can alıcı noktalarından birisi de... Bu cümleyi yazarken oda arkadaşımın pencereyi açısını izlemek suretiyle dağılan konsantrasyonum sebebiyle, ne demek istediğimi unuttum. Ama işte dediğim gibi böyle boş şeyler yazıp oradan oraya atlayıp bilimsel incelemeler ve anektodlardan bahsedeceksiniz. 

Bu yazıya tam başlarken babam aradı, para yatırmış kitaplarını al dedi. Böyle demedi tabii. Aldın mı kitapları dedi. Yok dedim para yatırmanı bekliyordum. Ohoo saat 11'de yatırdım dedi. E dedim nerden bileyim her saat gidip bankamatiği mi kontrol ediyorum? Ne bileyim insan bakar diyor. Lan niye bakayım yarın 11'de yatırırım demedin ki. Ucu açık bir şekilde yarın yatırırım dedin ben de yarın olan bugün kalktım ve senden haber bekliyorum. Babam böyledir benim, her konuda ben suçluyumdur aramızda gerçekleşen. Benim doğumumdan bile beni sorumlu tutacak kadar ileri gidebilir. Bunu yapmak için bana da ondan geçtiğini düşündüğüm inanılmaz bir kıvırma yeteneğine sahip. Misal olarak doğduğum için beni suçlayıp, "o kadar zeki ve bilinçlisin ki kendin çıkıp dölledin yumurtayı" diyebilir. Derse şaşırmam yani. Neyse haftaya izmir'e felan gideceğim sanırım, o yüzden bu hafta azad edilmiş durumda olduğumdan, Tuzla'ya gidip tershane'de çalışarak, tershane'nin ekonomisini sömürebilirim.

Deniz manzarası olan yerin manzarasının güzel sayılması sorunsalı diye bir şey var bence amk. Deniz manzarası var diye bir manzara neden güzel sayılsın ki? Ben çok esrarengiz beton parçalarına bakan evlerin pencelerini daha çok seviyorum mesela. Öyle bir evim yok gerçi ama olsun isterdim. Özellikle apartman boşluklarına hastayım. Büyüyünce apartman boşluğuna bakan daire alıcam. Çok esrarengiz lan. vuhu çok çekici geliyor bana. Orada seks bile daha değişik olabilir.

Lan o değil de paso küfürlü müfürlü seksli konuşuyorum, bu telekomünikasyon iletişim başkanlığı mıdır nedir, benim kimsenin adresini bilmediği bloğumu yasaklamasın? çok üzülürüm lan.

o da değil de ben küfürle ilgili makale yazacaktım. neyse sokarım başka zaman yazarım onu da zaten canım sıkıldı. Selametle. 

29 Eylül 2010 Çarşamba

ENG201

ENG101 ve ENG102'yi AA ile geçmiş olmanın verdiği özgüven ile bu dönem de bir ingilizce dersi alayım hem bir şeyler öğrenirim hem de ortalamayı yüksek tutarım dedim. Kotasında sorun olmayan tek ingilizce dersi olarak şüphelenmem gerekirdi, şüphelenmedim. Ve aldım. Ve az evvel ilk dersine gittim. Gitmemle birlikte dersin tam adının English for International Relations, olduğunu öğrendim. Dersi alanlar uluslararası ilişkiler, uluslararası ticaret vb gibi bölümlerin öğrencileri. Politika dersinde neler yaptınız diye sorunca instructor, aha dedim ne diyor? Derken benim mühendislik öğrencisi olduğumu öğrenince, niye seçtin falan diye geldi sordu. Bir de kibar sordu, hani "senin burada olmandan çok memnunum ama iibf öğrencileri bile zorla seçiyor sen niye seçtin?" diye sordu. "Açık olmak gerekirse" dedim, "bilmiyordum böyle olduğunu. Academic English yazıyordu ben de aldım, ama çok da pişman değilim dedim." Olay böyle geçişti de; şuan dikkat ediyorum, çok da pişman değilim ifadesinin altında, aslında biraz pişmanım şartı var gibi geliyor. Yani siz şimdi yanlışlıkla seçmeme çok pişman olduğumu düşünüyorsunuz ama öyle değil, evet pişmanım ama o kadar değil. Tam tevsir ve meali bu olsa gerek cümlenin. Acaba Productive Skill'imiz olarak geçen bu konuşma becerisini kullanırken, direkt olarak düşünmediğimiz bazı kelimeler bilinçaltımızdan geliyor olabilir mi? Yani daha önce bu cümleyi kurmayı bir şekilde planlamışızdır da kurmamışızdır ve sonra o anda, anlık cümle kurma zorunluluğuna düşünce konuyla ilintili olduğunu düşünüp teklememek için kurmuş olabilir miyiz?Eğer öyleyse sıçtık hacı. Benim bilinçaltımın durumu vahim. Sadece şimdi için söylemiyorum, geçmişten beri. Konuşurken çok fazla hata yapmam hatta hemen hemen hiç yapmam da, bazı özel durumlarda ki özellikle konsantrasyonumun konuşmak dışı aktivitelere yoğunlaşmış olduğu zaman birimlerinde, çok pis şeyler söyleyebiliyorum. 2 yıl evvel hayatımda bulunmuş olan kız arkadaşıma öyle bir zaman biriminde "senden başka orospuya ihtiyacım yok" demiştim... Demek istediğim şey normalde 3 cümleden oluşuyor, ihtiyaç, orospu ve senden başka ifadeleri 3 farklı cümlenin içerisinde geçiyorlardı. Ama nasıl bir otomasyon cümle kurduysam o anda böyle bir şey çıktı. Toparlaması zor oldu tabii sonra da; konsantrasyonum kendine geldiği için, laf çevirme becerimi kullandım. Süper laf çeviririm ayıptır söylemesi; yani öyle ki söylediğim şeye inanmazsın hatta yalan olduğunu ya da şöyle diyelim, abartı olduğunu alenen bilirsin ama bir şey diyemezsin çünkü mantık kapılarını çoktan kapamışımdır. Bazen kendi kendime bile yapıyorum bunu, hayatımı siktim afedersin.

Neyin doğru neyin yanlış olduğuna göre değil neyi istediğime göre karar verir oldum hal böyle olunca. Çünkü bir çeşit düşüncenin, düşünce sisteminin yanlış olduğunun farkına varabiliyorum ya da farkına varmaktan ziyade, yanlış olduğunu hissedebiliyorum, ama inanmak istediğim şey, doğru olmasını istediğim şey o yanlış olan seçenek; işte o vakit çıkıyorum onun doğru sayılabilmesi için gerekli sebepleri toplayıp, antitezleri çürütecek küçük tezler hazırlıyorum, kafamda bunları çarpıştırıp, ahan da yeni fikrim bu diyorum, sonra bunun uygulanabilirliğinde bazı hatalar olduğunu farkedebiliyorum tabii ama bu sefer de sistemin oturması için zaman lazım yalanına inandırıp devam ediyorum. Hal böyle olunca, bi sik olmuyor.

Lan aslında böyle bir şey külliyen yok. Öyle bir konuştum ki külliyen komplike bir hayatım varmış da, bir geceyi white house'da bir geceyi kremlin'de geçirmek zorunda kalıyormuşum da soğuk savaşın bitmesinde etkili rol oynamışım gibi bir hava yarattım. Yok hacı öyle bir şey. Derse giriyorum bildiğin, derste hocalarla şakalaşmalar, ders dinlemeler falan, sonra odaya geliyorum burada acaip acaip hareketler, duşa falan giriyorum arada. İyi oluyor. Boğazım ağrıyor bir de sürekli nane şekeri çiğniyorum. Nane şekerinin boğaza iyi gelip gelmediğini bilmiyorum. Nane şekeri niye boğaza iyi gelsin ki zaten mantıken? Sen nane şekeri olsan boğaza iyi gelir misin? Gayet de iyileşmek üzereydim, dün bira içmek durumunda kaldım. "Bira içmek durumunda kalmak" nedir aq?Kafama silah mı dayadılar? Bu birayı içmezsen seninle konuşmayız mı dediler? Hayır da işte oluyor öyle arada. Kendin o an ki durum gereği içmek istiyorsun çok derinden ama içmemen de lazım aslında, o zaman sokarım boğaza diyorsun işte, sonra o senin ömrünü sikiyo orası ayrı.

He bu kadar küfretmişken aklıma bir şey geldi ama onu yazmaya konstrasyonum el vermiyor, zaten şimdi düşününce bundan önce de pek elvermemiş. Yazdıklarımın başı ile sonu arasında alaka yok. Olsun bu da efe türü edebiyat olsun nabim.

28 Eylül 2010 Salı

Amaç ve Neden

Yıllardır bekliyorum arkadaş, bir allah'ın kulu çıksın da; "efecim neden blog tutmuyorsun bebeğim, çok harikasın sana tapıyoruz oysa biz" desin diye. Yok demedi mına koim. Sana tapıyoruz falan diyen oldu da okuma yazması mı yoktu nedir ibnelerin, blog tut demediler. Neyse gel gelelim, kimse bana çıkıp demeyince böyle ben de açmadım tabii. açıkçası çok da saçma (vicdanımı rahatlatıyorum özeleştiri ile yemeyin). Sonra yazdığım sözlüklere de sokayım dedim yazmıyorum, bir süre sonra başka bir sözlükte yazma durumum var tabii o ayrı. onun zamanı gelince şey olur artık. bu süreç içerisinde ne yapıcaz lan kamil edalarında dolaşırken, ne yapmam gerektiğine karar verdim. Bir süre her hangi bir şekilde blog'dan kimsenin haberinin olması gerektiğini düşünmüyorum. Özellikle paylaşmak istediğim yazılar oldukça twitter'dan şey ederim. Ama mesela bu yazı, kimsenin okumaya zaman harcamasını gerektirmeyen bir yazı. Hani ben boş zamanı öldürmek için eğlenerek yazıyorum da bir insan evladı çıkıp bunu ne diye okusun emua. bana silah zoruyla okuttursalar, okurum. silah zoruyla okurum. niye okumayayım silahı var adamın. neyse. Olay bundan ibaret gençler. Aklıma gelen her tür zımbırıtıyı yazıcam, okursanız ekime okumazsanız s*kime kadar yolu var :D şurada kazanç sağlayın diye bir kutucuk gördüm yalnız, para mara olayları varsa, 5-10 lira demem çirkefleşirim zorla tıklattırırım reklamlara.