30 Eylül 2010 Perşembe

Efe Türü Edebiyat

Tamamen bana ait olduğunu düşündüğüm anlatım türü. Bunun bir akım  yaratıp, kitleler tarafından uygulanmasını beklemiyorum çünkü çağımızın ortalama insan beyin yapısı buna uygun değil. Çok zeki olduğumdan falan söylemiyorum hacı, bi kaç özelliği ve özellikle obsesif kompülsif bir saçmalığı karakterinizde barındırmanız gerek. Şimdi bu anlatım türü için pek çok konuda çok spesifik bilgilere sahip olmalısınız ama daha sonra bu konuyu derinlemesine irdeleyecek altyapıya sahip olmamalısınız. Burada kastettiğim pek çok konu harbiden pek çok konudur. Birbiriyle kesinlikle ilintili olmayan yüzlerce konudan bahsediyoruz. Ve işin diğer bir boyutu; bu anlatım türünde bu bilgilerden kesitler sunarak, okuyucuyu büyülerken, başladığınız makaleniz asla başladığınız konu ile bitmez. Hatta öyle manik depresif psikoz bir ruh hali içerisinde yazılmış gibidir ki kendi fikirlerinizi çürütür, makale sonunda sayfalarca yazdığınız fikrinizden saptığınızı belirtebilirsiniz. Sonuç itibariyle okuyucu yazınızı okurken sıkılmaz, ama okuduktan sonra bir bok hatırlamaz. Hatırlamayı da bırak tamamen zaman kaybetmiştir ama zaman kaybettiğinin bile farkında değildir. Şimdi bazılarınız, bunun politikacılar tarafından çok sık yapılan bir şey olduğunu düşünüyordur falan. Hayır, politikacılar tarafından çok sık yapılamaz, hatta hiç yapılamaz çünkü bizim üzerine eğildiğimiz alanlar çok daha farklı şeylerden oluşmakta. Bu anlatıma örnek isterseniz bundan önce yazdığım iki yazı gayet bu konuda yeterli örnekler olacaktır sizin için. Ayrıca bu tür edebiyatın en can alıcı noktalarından birisi de... Bu cümleyi yazarken oda arkadaşımın pencereyi açısını izlemek suretiyle dağılan konsantrasyonum sebebiyle, ne demek istediğimi unuttum. Ama işte dediğim gibi böyle boş şeyler yazıp oradan oraya atlayıp bilimsel incelemeler ve anektodlardan bahsedeceksiniz. 

Bu yazıya tam başlarken babam aradı, para yatırmış kitaplarını al dedi. Böyle demedi tabii. Aldın mı kitapları dedi. Yok dedim para yatırmanı bekliyordum. Ohoo saat 11'de yatırdım dedi. E dedim nerden bileyim her saat gidip bankamatiği mi kontrol ediyorum? Ne bileyim insan bakar diyor. Lan niye bakayım yarın 11'de yatırırım demedin ki. Ucu açık bir şekilde yarın yatırırım dedin ben de yarın olan bugün kalktım ve senden haber bekliyorum. Babam böyledir benim, her konuda ben suçluyumdur aramızda gerçekleşen. Benim doğumumdan bile beni sorumlu tutacak kadar ileri gidebilir. Bunu yapmak için bana da ondan geçtiğini düşündüğüm inanılmaz bir kıvırma yeteneğine sahip. Misal olarak doğduğum için beni suçlayıp, "o kadar zeki ve bilinçlisin ki kendin çıkıp dölledin yumurtayı" diyebilir. Derse şaşırmam yani. Neyse haftaya izmir'e felan gideceğim sanırım, o yüzden bu hafta azad edilmiş durumda olduğumdan, Tuzla'ya gidip tershane'de çalışarak, tershane'nin ekonomisini sömürebilirim.

Deniz manzarası olan yerin manzarasının güzel sayılması sorunsalı diye bir şey var bence amk. Deniz manzarası var diye bir manzara neden güzel sayılsın ki? Ben çok esrarengiz beton parçalarına bakan evlerin pencelerini daha çok seviyorum mesela. Öyle bir evim yok gerçi ama olsun isterdim. Özellikle apartman boşluklarına hastayım. Büyüyünce apartman boşluğuna bakan daire alıcam. Çok esrarengiz lan. vuhu çok çekici geliyor bana. Orada seks bile daha değişik olabilir.

Lan o değil de paso küfürlü müfürlü seksli konuşuyorum, bu telekomünikasyon iletişim başkanlığı mıdır nedir, benim kimsenin adresini bilmediği bloğumu yasaklamasın? çok üzülürüm lan.

o da değil de ben küfürle ilgili makale yazacaktım. neyse sokarım başka zaman yazarım onu da zaten canım sıkıldı. Selametle. 

29 Eylül 2010 Çarşamba

ENG201

ENG101 ve ENG102'yi AA ile geçmiş olmanın verdiği özgüven ile bu dönem de bir ingilizce dersi alayım hem bir şeyler öğrenirim hem de ortalamayı yüksek tutarım dedim. Kotasında sorun olmayan tek ingilizce dersi olarak şüphelenmem gerekirdi, şüphelenmedim. Ve aldım. Ve az evvel ilk dersine gittim. Gitmemle birlikte dersin tam adının English for International Relations, olduğunu öğrendim. Dersi alanlar uluslararası ilişkiler, uluslararası ticaret vb gibi bölümlerin öğrencileri. Politika dersinde neler yaptınız diye sorunca instructor, aha dedim ne diyor? Derken benim mühendislik öğrencisi olduğumu öğrenince, niye seçtin falan diye geldi sordu. Bir de kibar sordu, hani "senin burada olmandan çok memnunum ama iibf öğrencileri bile zorla seçiyor sen niye seçtin?" diye sordu. "Açık olmak gerekirse" dedim, "bilmiyordum böyle olduğunu. Academic English yazıyordu ben de aldım, ama çok da pişman değilim dedim." Olay böyle geçişti de; şuan dikkat ediyorum, çok da pişman değilim ifadesinin altında, aslında biraz pişmanım şartı var gibi geliyor. Yani siz şimdi yanlışlıkla seçmeme çok pişman olduğumu düşünüyorsunuz ama öyle değil, evet pişmanım ama o kadar değil. Tam tevsir ve meali bu olsa gerek cümlenin. Acaba Productive Skill'imiz olarak geçen bu konuşma becerisini kullanırken, direkt olarak düşünmediğimiz bazı kelimeler bilinçaltımızdan geliyor olabilir mi? Yani daha önce bu cümleyi kurmayı bir şekilde planlamışızdır da kurmamışızdır ve sonra o anda, anlık cümle kurma zorunluluğuna düşünce konuyla ilintili olduğunu düşünüp teklememek için kurmuş olabilir miyiz?Eğer öyleyse sıçtık hacı. Benim bilinçaltımın durumu vahim. Sadece şimdi için söylemiyorum, geçmişten beri. Konuşurken çok fazla hata yapmam hatta hemen hemen hiç yapmam da, bazı özel durumlarda ki özellikle konsantrasyonumun konuşmak dışı aktivitelere yoğunlaşmış olduğu zaman birimlerinde, çok pis şeyler söyleyebiliyorum. 2 yıl evvel hayatımda bulunmuş olan kız arkadaşıma öyle bir zaman biriminde "senden başka orospuya ihtiyacım yok" demiştim... Demek istediğim şey normalde 3 cümleden oluşuyor, ihtiyaç, orospu ve senden başka ifadeleri 3 farklı cümlenin içerisinde geçiyorlardı. Ama nasıl bir otomasyon cümle kurduysam o anda böyle bir şey çıktı. Toparlaması zor oldu tabii sonra da; konsantrasyonum kendine geldiği için, laf çevirme becerimi kullandım. Süper laf çeviririm ayıptır söylemesi; yani öyle ki söylediğim şeye inanmazsın hatta yalan olduğunu ya da şöyle diyelim, abartı olduğunu alenen bilirsin ama bir şey diyemezsin çünkü mantık kapılarını çoktan kapamışımdır. Bazen kendi kendime bile yapıyorum bunu, hayatımı siktim afedersin.

Neyin doğru neyin yanlış olduğuna göre değil neyi istediğime göre karar verir oldum hal böyle olunca. Çünkü bir çeşit düşüncenin, düşünce sisteminin yanlış olduğunun farkına varabiliyorum ya da farkına varmaktan ziyade, yanlış olduğunu hissedebiliyorum, ama inanmak istediğim şey, doğru olmasını istediğim şey o yanlış olan seçenek; işte o vakit çıkıyorum onun doğru sayılabilmesi için gerekli sebepleri toplayıp, antitezleri çürütecek küçük tezler hazırlıyorum, kafamda bunları çarpıştırıp, ahan da yeni fikrim bu diyorum, sonra bunun uygulanabilirliğinde bazı hatalar olduğunu farkedebiliyorum tabii ama bu sefer de sistemin oturması için zaman lazım yalanına inandırıp devam ediyorum. Hal böyle olunca, bi sik olmuyor.

Lan aslında böyle bir şey külliyen yok. Öyle bir konuştum ki külliyen komplike bir hayatım varmış da, bir geceyi white house'da bir geceyi kremlin'de geçirmek zorunda kalıyormuşum da soğuk savaşın bitmesinde etkili rol oynamışım gibi bir hava yarattım. Yok hacı öyle bir şey. Derse giriyorum bildiğin, derste hocalarla şakalaşmalar, ders dinlemeler falan, sonra odaya geliyorum burada acaip acaip hareketler, duşa falan giriyorum arada. İyi oluyor. Boğazım ağrıyor bir de sürekli nane şekeri çiğniyorum. Nane şekerinin boğaza iyi gelip gelmediğini bilmiyorum. Nane şekeri niye boğaza iyi gelsin ki zaten mantıken? Sen nane şekeri olsan boğaza iyi gelir misin? Gayet de iyileşmek üzereydim, dün bira içmek durumunda kaldım. "Bira içmek durumunda kalmak" nedir aq?Kafama silah mı dayadılar? Bu birayı içmezsen seninle konuşmayız mı dediler? Hayır da işte oluyor öyle arada. Kendin o an ki durum gereği içmek istiyorsun çok derinden ama içmemen de lazım aslında, o zaman sokarım boğaza diyorsun işte, sonra o senin ömrünü sikiyo orası ayrı.

He bu kadar küfretmişken aklıma bir şey geldi ama onu yazmaya konstrasyonum el vermiyor, zaten şimdi düşününce bundan önce de pek elvermemiş. Yazdıklarımın başı ile sonu arasında alaka yok. Olsun bu da efe türü edebiyat olsun nabim.

28 Eylül 2010 Salı

Amaç ve Neden

Yıllardır bekliyorum arkadaş, bir allah'ın kulu çıksın da; "efecim neden blog tutmuyorsun bebeğim, çok harikasın sana tapıyoruz oysa biz" desin diye. Yok demedi mına koim. Sana tapıyoruz falan diyen oldu da okuma yazması mı yoktu nedir ibnelerin, blog tut demediler. Neyse gel gelelim, kimse bana çıkıp demeyince böyle ben de açmadım tabii. açıkçası çok da saçma (vicdanımı rahatlatıyorum özeleştiri ile yemeyin). Sonra yazdığım sözlüklere de sokayım dedim yazmıyorum, bir süre sonra başka bir sözlükte yazma durumum var tabii o ayrı. onun zamanı gelince şey olur artık. bu süreç içerisinde ne yapıcaz lan kamil edalarında dolaşırken, ne yapmam gerektiğine karar verdim. Bir süre her hangi bir şekilde blog'dan kimsenin haberinin olması gerektiğini düşünmüyorum. Özellikle paylaşmak istediğim yazılar oldukça twitter'dan şey ederim. Ama mesela bu yazı, kimsenin okumaya zaman harcamasını gerektirmeyen bir yazı. Hani ben boş zamanı öldürmek için eğlenerek yazıyorum da bir insan evladı çıkıp bunu ne diye okusun emua. bana silah zoruyla okuttursalar, okurum. silah zoruyla okurum. niye okumayayım silahı var adamın. neyse. Olay bundan ibaret gençler. Aklıma gelen her tür zımbırıtıyı yazıcam, okursanız ekime okumazsanız s*kime kadar yolu var :D şurada kazanç sağlayın diye bir kutucuk gördüm yalnız, para mara olayları varsa, 5-10 lira demem çirkefleşirim zorla tıklattırırım reklamlara.