Uzun bir yazı olacağını tahmin ediyorum, henüz başladığım ama henüz nasıl bir gidişata sahip olacağını hesaplamadığım bu yazının. Efe Türü Edebiyat'a kısa bir ara veriyoruz, belki de vermeyiz onu da kestirebilmiş değilim ama en azından ciddiyet vasfının tüm erdemiyle taşınacağı bir yazı olacağını taahhüt edebilirim ta şimdiden. Narsisizm ve egoizmin derinliklerinde boğulmuş ve dolayısıyla ukala olarak adlandırılabilecek birisi olduğumdan ve hatta megaloman bir adam şeklinde lanse edilebileceğim için, kendimi anlatmayı severim. Gerek överek olsun gerek yererek, önemli değil, benim hakkımda olsun da. Neyse; bu yazıda kendimle ilgili vereceğim bilgilerin sebebi en temelde bu durum olsa da bu kez olaya biraz realist ve subjektif yaklaşmak istiyorum. Dolayısıyla "Efe Türü Edebiyat" olsun diye değil de konuyu iyi bağlıyayım diye farklı bir yerden giriş yapacağım.
Anne ve babamın ikinci ve biraz da yanlışlıkla doğmuş çocuğuyum. Yani kısacası patlak prezervatif kazası diyebiliriz benim için. Annem beni doğurduğunda 35 yaşındaydı ve esasında bu tip yaşlar ilk çocuk için tehlikeli, ikinci veya daha sonraki çocuklar için ise yararlı gibi gözüken ama çeşitli komplikasyonlara açık yaşlardır. Benim de bu tip komplikasyonlardan bir kaçına rast geldiğim söylenebilir sanırım. Halk arasında 35 ve sonrası doğumlar için "ya çok zeki ya da gerizekalı olacak" söylentisi yapılır. Bu noktada baktığımızda zaten deha dediğimiz insanlar genelde sıradan insanlardan çok daha farklı görüş açılarına ve yaşam anlayışlarına sahip oldukları için deha olmuşlardır ve esasında bu sıradışılık bizim toplumda "delilik" olarak adlandırdığımız şeydir. Yani birisi ya çok zeki ya da gerizekalı olmaz, hem çok zeki hem de gerizekalı olur. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; dünya'da öldükten sonra iz bırakabilmiş ve saygı görmüş her "deha" normalde bir ruh hastasıdır ve tıbbi açıdan pek çok kişilik ve karakter bozukluğunu üstlerinde taşır. Ben bu durumda hangisiyim veya nerdeyim bilmiyorum. Sıradan bir insan olmak çok da gocunacağım bir netice değil. Lakin küçüklükten itibaren uyku problemi ile başlayan bir teşhis sürecinde, en azından bilimsel olarak hiperaktif olduğumu ve iq denilen ve aslında bilimsel olmayan nitelik bazında 163 değerine sahip olduğumu biliyorum. Bu ikisinin bana kattığı bir şey ise ne yazık ki yok. Tek bir şey hariç, analize dayalı antipopülist tutum. Analize dayalı antipopülist tutum dedim direkt antipopülist tutum demek yerine çünkü ben sırf muhalif olmak için muhalif olmanın koyun olmaktan bile beter bir şey olduğuna inanıyorum. Her toplum pek çok zaman sürü psikolojisi ile hareket eder ki buna inanmak istemiyor olsanız dahi farketmeden her biriniz dahilsiniz, ve bu sürü psikolojisi bazen insanları tamamen histerik, mantığın olmadığı yollara, düşüncelere ve inanışlara sevk eder. Bir şeyi yaparsınız, hoşunuza da gider ama sorgulamazsınız hiç neden bunu yapıyorum acaba diye. Benim boş beleş bilgilerle yorduğum zihnimin bu konuda tutumu biraz farklı işte. O da bana dayatılan bir şeyi kabul etmeme konusunda çok direnmek ama eğer mantığıma uygun görüyorsam şiddetle geri çevirdiklerimi de kabul etmek. Bir çeşit kişiliksizlik. Ve anaokulundan beri en çok nefret ettiğim şeylerin başında her zaman geldi; 10 Kasım törenleri, 29 Ekim Törenleri vb. Atatürk'ün yaptıklarını okuyarak çoşan bünyeler, Atatürk'ün ağzından yazılmış ama Atatürk'ün haberi dahi olmayan şiirleri okurken ağlayan kişiler... Bunlar adamı nefret kazanlarında kaynatır. Lakin öyle olmadı.
Küçükken, anaokulunda iken, ilk anneme gittim ve bu İstiklal Marşı sırasında ayakta hareketsizce daha fazla durmak istemediğimi, beni anaokuluna törenden sonra götürmesini rica ettim. (Okuduğum anaokulu bir kız meslek lisesinin uygulama sınıfıydı, bir çeşit kobaydım yani :D, dolayısıyla pazartesi sabahları ve cuma akşamları İstiklal Marşı Töreni oluyordu.) Tabii küçüğüm o zaman zeka var ama bilgi yok. Koşu yarışı yapıyoruz mesela, bir aşamadan sonra ben tüm sınıfa fark atar oldum. 20 kişiyi geçiyorsam 100 kişiyi de geçerim hesabıyla tüm dünyada en hızlı koşabilecek adam olduğuma karar verdim. Küçük olduğumdan gelecekten beklentilerim de çok büyük. 15 yaşına vardığımda basket potasına smaç vurabileceğimi iddia ettiğim de bilinir yani. Velhasılı annem o yaştaki bana çok doğru bir yaklaşımda bulunarak, hiç vatan millet davalarına girmeden, sadece o marşın benim için iyi bir şey olduğunu söyleyip, katılmamızın da okulun bir zorunluluğu olduğunu söyledi. Anaokulunu sevmeyen adamdan şüphe ederim ben. Ben hep sevdim. Çok boş bir ortam. Sabah akşam paso lego idi, blok idi, çizgi film idi... Bir çocuk daha ne ister ki? 30 tane de senin gibi adam. Koşturun durun. Eğer marşa gitmezsem okuldan atılabileceğimi kendi kendime düşünüp marşın gerekliliğini kavrar duruma geldim.
İlköğretim döneminde çok yüzeysel ama kafa ütüleyen bir şekilde, Atatürk bizi düşmandan kurtardı düsturu ile karşı karşıya kaldım. Rol model aldığım anne-babamın Atatürk'ü sevmesi, beni de sevmeye zorluyordu ama ilköğretim döneminde kafama dayatılan zorunlu Atatürk sevgisi de beni itiyordu. Hal böyle olunca Yahudi geni taşıyan bu bünye, ilköğretim dönemi Tarih derslerinde adı hiç geçmeyen Hitler'in hayranı oluverdi. Hitler hakkında da bir bok bildiğim yoktu aslına bakılırsa, sadece pek çok kişinin sevmediği bu adamı sevmek istemiştim. (Sonra nefret ettim orası ayrı.) En nihayetinde liseye geldiğimde, hazırlık sürecinde pek çok kitap okuyabilme zamanına erişmiş oldum. Lakin hiperaktivite denilen bela yüzünden pek kitap okuyabildiğimi söylemem. Ama merakım da beni iteleyince, anneme, üniversiteyi bitirdiğinde hediye edilen, 1950 basımı iki ciltik Nutuk'u okuma durumunda kaldım. Şimdi sanıyorsunuz ki Nutuk'u okudum ve hayatım değişti, çok sevdim? Alakası yok. Nutuk'u okudum ve bugüne kadar boş bir dayatma sevgiyle buraya getirilen bir adam olarak etkilenecek hiç bir unsur bulamadım. Şüphesiz bu Nutuk'un kötü olmasından değil bize dayatılan sevginin bizi getirdiği durumdan kaynaklanıyordu. Bunları yaşadığım zamanlarda, belli belirsiz bir şekilde sağ partilere ilgi duyuyordum. Lisedeki Tarih hocam bu aşamalarda devreye iyi girdi. Kafamızda düşmanı İzmir'den döken Atatürk kalıbını yıkarak, neden iyi asker Atatürk, neden iyi politikacı Atatürk, neden diktatör ve neden diktatör değil Atatürk, sorularını ve bunların en açık cevaplarını vermek suretiyle kendi içimden geldiği için modern Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü sever duruma geldim. Akabinde yine Tarih hocamın yönlendirmesiyle, zaten ilgi duymakta olduğum siyaset konusunda, pek konuşulmayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti yakın tarihini incleme şansı buldum. Ve bu inceleme sırasında Atatürk'ün neden önemli olduğunu, onu diğer yöneticilerden ayıranın ne olduğunu daha iyi kavradım.
Bugün geldiğim noktada, sizin Atatürk'ü sevmenizin ya da sevmemenizin bir değer taşımadığını düşünüyorum. Hatta ilköğretim dayatma sevgisini içinizde barındırarak kolunuza, bacağına Atatürk dövmesi yaptırmanızdan ise nefret etmenizin daha samimi bir duygu olduğu düşüncesindeyim. Bugün çok açık ve net şekilde; eğer içine girebildiğiniz bir eviniz, kafanızı koyabildiğiniz bir yastığınız, çeşmenizden akan temiz suyunuz ve elektriğe bağlı bir buzdolabınız var ise tüm Dünya'daki insanların %75'inden zenginsiniz demektir. Eğer bugün, batı ve doğudaki ülkelerin bir kısmına vizesiz, büyük kısmına hizmet pasaportu ile vizesiz ve geri kalanına da 1-2 günlük vize işlemlerinin ardından dilediğiniz gibi seyahat edebilecek özgürlüğü ve zenginliği kullanabiliyorsanız bu şüphesiz ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti sayesindedir. Evet bu ülke ve bu ülke üzerinde yaşayan insanlar, çok daha iyi yerlerde olabilirlerdi, ki bunun yani daha iyi yerlere gelememiş olmanın nedenlerini Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1938-1990 arası tarihini inceleyerek görebilmeniz çok müsait şartlar altındadır. Ve işte bugün en azından sizi tüm Dünya insanlarının %75'inden zengin kılan tüm bu imar ve bayındır, Mustafa Kemal Atatürk'ün hesabını yaptığı, temellerini attığı düzenin sonucudur. Bugün baktığımızda 2010 yılındaki Türkiye'nin geldiği duruma göre, kendisi evet başarısız olmuştur, çünkü onun kafasında planladığı bugünleri 1950'lerde atlatmış bir Türkiye'dir. Oysa biz hala onun biraz da faşizan söylemlerle desteklemeye çalıştığı, yolunu gösterdiği birlik beraberliği sağlayamamış ve birbirimizi parçalara ayırmış durumdayız.
Atatürk'ü sevmeniz için bir tek sebep dahi sunmayacağım size, bu yazıya başlarken, sorular sorup, cevaplamayı öngörmüştüm. Şöyle ki; Atatürk diktatör müdür, jakoben midir? Atatürk faşist midir değil midir? gibisinden ve bu soruları o dönemin doktrinini göstererek cevaplayacaktım lakin, bu da bir çeşit dayatma olacaktı ve inanmak istemediğiniz gerçeklerle karşılaşmak canınızı sıkacaktı. Sadece istediğim bu konu hakkında düşünürken, bunların 80-100 yıl önce gerçekleşmiş olduğunu dikkate alıp, doktrin ve konjonktürdeki farklılıkları göz önünde bulundurarak karara varmanız. Seviyorsanız da sevmiyorsanız da nefret ediyorsanız da düşünün. Bir şey kaybetmeyeceksiniz. Bugün bu ülkenin geleceğinde daha emin bir şekilde yükselebilmek için, Atatürk'ü sevmek ya da sevmemek bize bir şey kazandırmıyor, ama geçmişimiz hakkında doğru bilgilere ve doğru yorumlara sahip olmak geleceğimiz hakkında pek çok şeyi değiştiriyor. Ve bugün, yapabilecek kabiliyete sahip olmasanız dahi yasal olarak 25 yaşını doldurmuş olan her bir birey, parti kurup kendi ideolojisini temsil etme hakkını barındırıyor. Her ne kadar ifade özgürlüğü henüz ülkemizde tam manasıyla yerini bulamamış olsa da...
Ülkeniz için, ülkeniz hakkında düşünün, bunu sizin için değil kendim için istiyorum, çünkü demokrasi gereği kararlarınız benim de hayatıma etki ediyor. Gerekirse kendi sonumuzu kendimiz hazırlayalım ama en azından inandığımız şeyler uğruna mahvolalım.
Daha fazla kafa ütülemek istemiyorum. Kalın sağlıcakla... Şu cümleyi dahi okuyabilmiş herkese tek tek teşekkür ederim.