Yamuk Cüceler ve Kedi Prenses diye bir masal yazdım 18. yüzyılda, 2 dünya savaşının tam ortasında, Yahudi katlederken Hitlerler'i, rüyamda gördüğüm gerçeklerden arınmak uzun sürdü ve bir anda uyudum. Uyuduğumda her şey beklediğim gibiydi aslında, uyanıkken sahip olduklarımın hepsi gitmişti. Ve aslında hiç birini tanımıyordum artık uyanıkken sahip olduklarımın, tanınmayacak hale getirilmişti inanmadığım Tanrı tarafından, ardında gördüklerim peygamberlerden çok meleklerdi. 3 dakika ilerledim zamansızlık kavramı içerisinde, cennet ile cehennem arasında, belki de Araf dedikleri yerde. İlk aradığım bir tür internet bağlantısıydı ve 3g buralara henüz uğramamıştı. Uyudum...
Dinlediğim şarkılar geliyor aklıma, hiçbir şey anlatmadan çalan arka planlarda. Pek çok şey anlatırken aslında o arka planlarda, anlayabilecek dirayeti gösteremiyorum sadece uykusuz vücudumda. Uyuduğum yerlere sahip çıkın diye bağırıyorum, "onlar benim gecelerin üstünü örttüğüm yerler" diye ekliyorum planlarıma. Gerçekleşmeyecek planlar içerisinde söylemekten korktuğum hayallerimi saklıyorum, biri gelip görürse utanırım diye, ben yapmadım diyorum daha kurmadan. Kurmadan saatleri uyanamıyorum, kurduğum vakit ise çalıyorlar, hiç aksatmadan görevlerini yapıyorlar, ben ise çalan bir saatten daha fazla taşıyamadığım sorumluluklarımın altında sadece uyanmamak istiyorum hiç uyumadan daldığım uykulardan.
Çay içmek istediğinde canım, sallıyorum. Sallama çay yapıyorum yani ama, salladığım şeylerden pek haz almıyorum. Çocukça mizahi cümleler doluşur aklıma salladığımda, sallıyorum çay istediğim kıvama gelene dek, bazen ucunu kaçırıyorum, her sevdiğim şeyi yaparken içine düştüğüm hata gibi, yeniliyorum aşırılıklarıma, sonra da ayıp olmasın kendime diye, içiyorum bok kıvamına gelmiş çayı. Ayıp olmasın diyorum kendime, içmek istemesem de, acılaşmış, kararmış... Basıyorum şekeri. Bedava bulmuş gibi.. Sahi ne zaman kendim para ödemiştim ki şekere? Şeker dediğinin kilosu ne kadar biliyor musun sanki?
Başıma saplanan ağrıları seviyorum. Seviyorum başıma saplanan ağrıları çünkü düşük cümle kurmak gibi yaşamak ağrılarla kafanda. Düşük cümle de severim ben kurmayı bazen. Bazen dediğin yazdıklarımın yarısından fazla da olsa, anlamsız kılan bu zaten bu saatte. Sonu gelmeyen, gelmeyecek, gelmeyeceğini bildiğim cümleleri kurmaya başlamak gibi baş ağrısı ile tanışmak 24 saatten fazla süren uykusuzluğun ardından. Kısalttığım bu ömür benim. Değer mi kalitesini arttırmak amacıyla hayatın, yaptığım söylenen bu ekzantirik çabaların ömrümü kısaltanların? Hayatınızdan dakikalar çalıyorum siz bunu hâlâ okumaya çalışırken ben ise üşenmiyorum a ların üzerine şapka takıyorum, shifti falan kullanıyorum. Shift the way you move. Shift the life you live.
Uyanamadığım uykularda gördüğüm rüyalara hiç başlamadan yataklarımda, yastığımda farkettiğim iki gece öncesinin uyku izleri, özlem yaratıyor bende bazı yarınlara. İki kişi uyuyacağımız zaman bu yataklarda, sanırım bu gecelerin geçen uykusuz çalışmakla ve kendimi oylamakla, anlamı olacak zamansızlıkta ve işte o "zaman" hidayete erecek herhalde ruhum ama eğer bu da olmazsa, yaşam dediğin şey getirmeli başka etkiler hayatıma ve ben sahip çıkmalıyım hem kazandıklarıma hem de kazanamadıklarıma. Başarısızlıklarım da benim, başaramadıklarım da, aynı anlatabildiklerimin yanında anlamadıklarımın da olduğu gibi ve sahip olabildiklerim yanında boşverdiklerim gibi. Hayat benim işte ya, biraz saçmalasak bozulmaz diye umuyorum, biraz ertelesek bitmez diye görüyorum. Ve şimdi cidden gidiyorum. Tüm yazdıklarımın yanında, yazamadıklarımla. Anlam yüklü anlamsızlıklar bu gece benim üretebildiklerimin tamamından bir fazla. Bir eksik var şuanda, bir eksiğim şuanda. Anlayacaktır okuduğunda, haberi olursa.
Ve aslında her şey burada başlıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder