30 Kasım 2010 Salı

Her şey WikiLeaks ve sene 2010

Ladies and gentlemen özet geçiyorum WikiLeaks denen illeti;

Aslına bakarsanız bir bok olduğu yok. Hepsi ciddi söylüyorum Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içerisindeki herhangi bir kıraathanede an be an konuşulmakta olan dedikodular. Dolayısıyla da bence ne Amerika Birleşik Devletleri ne de Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri tarafından ciddiye alınmadı. Bu belgeler dünya kamuoyunu bir süre oyalamaya yeterli. Birilerini işine geldi, bu kadar belge bende olsa o internet sitesinden iyi para kırardım yalnız. Bir google reklamı alır her belgeye ulaşım için reklama tıklamayı farz kılardım, 250 bin belge 1 kişi girmeye kalksa deli para eder. 

10 gigabyte'a varan Ddos saldırısına maruz kaldığınız açıkladı WikiLeaks sitesi yönetimi. Biz küçükken Amerika'nın elindeki Super Computer hikayeleri ile büyüdük, özel networkler ve bağlantılar ile bu site 10 gigabyte'tan çok daha fazla Ddos Attack görebilirdi. İnandırıcı değil bi bok olacağı yok. Yıl içerisinde iç piyasasında 72 trilyon dolar paraya hükmeden ABD bir internet sitesini durduramayacak? Komik lan.

Neyse, bir de Kuzey Kore Güney Kore'ye saldırdı. Minimal geçiyorum hacılar. Bazı insanlar Dünya Savaşı naraları atıyorlar. Amına koyim size 1. dünya savaşı avusturya macaristan veliahtı öldürüldü diye çıktı diyen zihniyetin. Kafanız hâlâ orada. Yok ağabey öyle bir dünya. Korkmayın yani, ne kuzey güney'e tam anlamıyla savaş açabilir şuan ne de dünya savaşı bir anda patlak verir öyle. Savaşlar çok ciddi sosyal, siyasal ve ekonomik buhranların sonucu ancak verilebilen kararların sonuçlarıdır ve Dünya şuan ne yazık ki neredeyse tam anlamıyla tek kutupludur. Bunun yanında çeşitli ülkelerin sahip olduğu nükleer güç, savaşın çıkış eşiğini biraz daha yukarıları çekmektedir. 

En sikindirik yazım bu oluyor blogdaki ama cehaletinize, cahil standardında bir yazıyla son vereyim istedim.

Özetin özeti;
WikiLeaks boştur, dünya savaşı kapıda değil. Rahat uyuyun. Byes. Çok ısrar eden olursa, akademik dilde iyi bir makale yazarım ama hiç canım da istemiyor kasmak söleyeyim. 


24 Kasım 2010 Çarşamba

Anlamsız Şeyler

Yamuk Cüceler ve Kedi Prenses diye bir masal yazdım 18. yüzyılda, 2 dünya savaşının tam ortasında, Yahudi katlederken Hitlerler'i, rüyamda gördüğüm gerçeklerden arınmak uzun sürdü ve bir anda uyudum. Uyuduğumda her şey beklediğim gibiydi aslında, uyanıkken sahip olduklarımın hepsi gitmişti. Ve aslında hiç birini tanımıyordum artık uyanıkken sahip olduklarımın, tanınmayacak hale getirilmişti inanmadığım Tanrı tarafından, ardında gördüklerim peygamberlerden çok meleklerdi. 3 dakika ilerledim zamansızlık kavramı içerisinde, cennet ile cehennem arasında, belki de Araf dedikleri yerde. İlk aradığım bir tür internet bağlantısıydı ve 3g buralara henüz uğramamıştı. Uyudum...

Dinlediğim şarkılar geliyor aklıma, hiçbir şey anlatmadan çalan arka planlarda. Pek çok şey anlatırken aslında o arka planlarda, anlayabilecek dirayeti gösteremiyorum sadece uykusuz vücudumda. Uyuduğum yerlere sahip çıkın diye bağırıyorum, "onlar benim gecelerin üstünü örttüğüm yerler" diye ekliyorum planlarıma. Gerçekleşmeyecek planlar içerisinde söylemekten korktuğum hayallerimi saklıyorum, biri gelip görürse utanırım diye, ben yapmadım diyorum daha kurmadan. Kurmadan saatleri uyanamıyorum, kurduğum vakit ise çalıyorlar, hiç aksatmadan görevlerini yapıyorlar, ben ise çalan bir saatten daha fazla taşıyamadığım sorumluluklarımın altında sadece uyanmamak istiyorum hiç uyumadan daldığım uykulardan.

Çay içmek istediğinde canım, sallıyorum. Sallama çay yapıyorum yani ama, salladığım şeylerden pek haz almıyorum. Çocukça mizahi cümleler doluşur aklıma salladığımda, sallıyorum çay istediğim kıvama gelene dek, bazen ucunu kaçırıyorum, her sevdiğim şeyi yaparken içine düştüğüm hata gibi, yeniliyorum aşırılıklarıma, sonra da ayıp olmasın kendime diye, içiyorum bok kıvamına gelmiş çayı. Ayıp olmasın diyorum kendime, içmek istemesem de, acılaşmış, kararmış... Basıyorum şekeri. Bedava bulmuş gibi.. Sahi ne zaman kendim para ödemiştim ki şekere? Şeker dediğinin kilosu ne kadar biliyor musun sanki?

Başıma saplanan ağrıları seviyorum. Seviyorum başıma saplanan ağrıları çünkü düşük cümle kurmak gibi yaşamak ağrılarla kafanda. Düşük cümle de severim ben kurmayı bazen. Bazen dediğin yazdıklarımın yarısından fazla da olsa, anlamsız kılan bu zaten bu saatte. Sonu gelmeyen, gelmeyecek, gelmeyeceğini bildiğim cümleleri kurmaya başlamak gibi baş ağrısı ile tanışmak 24 saatten fazla süren uykusuzluğun ardından. Kısalttığım bu ömür benim. Değer mi kalitesini arttırmak amacıyla hayatın, yaptığım söylenen bu ekzantirik çabaların ömrümü kısaltanların? Hayatınızdan dakikalar çalıyorum siz bunu hâlâ okumaya çalışırken ben ise üşenmiyorum a ların üzerine şapka takıyorum, shifti falan kullanıyorum. Shift the way you move. Shift the life you live.

Uyanamadığım uykularda gördüğüm rüyalara hiç başlamadan yataklarımda, yastığımda farkettiğim iki gece öncesinin uyku izleri, özlem yaratıyor bende bazı yarınlara. İki kişi uyuyacağımız zaman bu yataklarda, sanırım bu gecelerin geçen uykusuz çalışmakla ve kendimi oylamakla, anlamı olacak zamansızlıkta ve işte o "zaman" hidayete erecek herhalde ruhum ama eğer bu da olmazsa, yaşam dediğin şey getirmeli başka etkiler hayatıma ve ben sahip çıkmalıyım hem kazandıklarıma hem de kazanamadıklarıma. Başarısızlıklarım da benim, başaramadıklarım da, aynı anlatabildiklerimin yanında anlamadıklarımın da olduğu gibi ve sahip olabildiklerim yanında boşverdiklerim gibi. Hayat benim işte ya, biraz saçmalasak bozulmaz diye umuyorum, biraz ertelesek bitmez diye görüyorum. Ve şimdi cidden gidiyorum. Tüm yazdıklarımın yanında, yazamadıklarımla. Anlam yüklü anlamsızlıklar bu gece benim üretebildiklerimin tamamından bir fazla. Bir eksik var şuanda, bir eksiğim şuanda. Anlayacaktır okuduğunda, haberi olursa.

Ve aslında her şey burada başlıyor.