30 Kasım 2010 Salı

Her şey WikiLeaks ve sene 2010

Ladies and gentlemen özet geçiyorum WikiLeaks denen illeti;

Aslına bakarsanız bir bok olduğu yok. Hepsi ciddi söylüyorum Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içerisindeki herhangi bir kıraathanede an be an konuşulmakta olan dedikodular. Dolayısıyla da bence ne Amerika Birleşik Devletleri ne de Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri tarafından ciddiye alınmadı. Bu belgeler dünya kamuoyunu bir süre oyalamaya yeterli. Birilerini işine geldi, bu kadar belge bende olsa o internet sitesinden iyi para kırardım yalnız. Bir google reklamı alır her belgeye ulaşım için reklama tıklamayı farz kılardım, 250 bin belge 1 kişi girmeye kalksa deli para eder. 

10 gigabyte'a varan Ddos saldırısına maruz kaldığınız açıkladı WikiLeaks sitesi yönetimi. Biz küçükken Amerika'nın elindeki Super Computer hikayeleri ile büyüdük, özel networkler ve bağlantılar ile bu site 10 gigabyte'tan çok daha fazla Ddos Attack görebilirdi. İnandırıcı değil bi bok olacağı yok. Yıl içerisinde iç piyasasında 72 trilyon dolar paraya hükmeden ABD bir internet sitesini durduramayacak? Komik lan.

Neyse, bir de Kuzey Kore Güney Kore'ye saldırdı. Minimal geçiyorum hacılar. Bazı insanlar Dünya Savaşı naraları atıyorlar. Amına koyim size 1. dünya savaşı avusturya macaristan veliahtı öldürüldü diye çıktı diyen zihniyetin. Kafanız hâlâ orada. Yok ağabey öyle bir dünya. Korkmayın yani, ne kuzey güney'e tam anlamıyla savaş açabilir şuan ne de dünya savaşı bir anda patlak verir öyle. Savaşlar çok ciddi sosyal, siyasal ve ekonomik buhranların sonucu ancak verilebilen kararların sonuçlarıdır ve Dünya şuan ne yazık ki neredeyse tam anlamıyla tek kutupludur. Bunun yanında çeşitli ülkelerin sahip olduğu nükleer güç, savaşın çıkış eşiğini biraz daha yukarıları çekmektedir. 

En sikindirik yazım bu oluyor blogdaki ama cehaletinize, cahil standardında bir yazıyla son vereyim istedim.

Özetin özeti;
WikiLeaks boştur, dünya savaşı kapıda değil. Rahat uyuyun. Byes. Çok ısrar eden olursa, akademik dilde iyi bir makale yazarım ama hiç canım da istemiyor kasmak söleyeyim. 


24 Kasım 2010 Çarşamba

Anlamsız Şeyler

Yamuk Cüceler ve Kedi Prenses diye bir masal yazdım 18. yüzyılda, 2 dünya savaşının tam ortasında, Yahudi katlederken Hitlerler'i, rüyamda gördüğüm gerçeklerden arınmak uzun sürdü ve bir anda uyudum. Uyuduğumda her şey beklediğim gibiydi aslında, uyanıkken sahip olduklarımın hepsi gitmişti. Ve aslında hiç birini tanımıyordum artık uyanıkken sahip olduklarımın, tanınmayacak hale getirilmişti inanmadığım Tanrı tarafından, ardında gördüklerim peygamberlerden çok meleklerdi. 3 dakika ilerledim zamansızlık kavramı içerisinde, cennet ile cehennem arasında, belki de Araf dedikleri yerde. İlk aradığım bir tür internet bağlantısıydı ve 3g buralara henüz uğramamıştı. Uyudum...

Dinlediğim şarkılar geliyor aklıma, hiçbir şey anlatmadan çalan arka planlarda. Pek çok şey anlatırken aslında o arka planlarda, anlayabilecek dirayeti gösteremiyorum sadece uykusuz vücudumda. Uyuduğum yerlere sahip çıkın diye bağırıyorum, "onlar benim gecelerin üstünü örttüğüm yerler" diye ekliyorum planlarıma. Gerçekleşmeyecek planlar içerisinde söylemekten korktuğum hayallerimi saklıyorum, biri gelip görürse utanırım diye, ben yapmadım diyorum daha kurmadan. Kurmadan saatleri uyanamıyorum, kurduğum vakit ise çalıyorlar, hiç aksatmadan görevlerini yapıyorlar, ben ise çalan bir saatten daha fazla taşıyamadığım sorumluluklarımın altında sadece uyanmamak istiyorum hiç uyumadan daldığım uykulardan.

Çay içmek istediğinde canım, sallıyorum. Sallama çay yapıyorum yani ama, salladığım şeylerden pek haz almıyorum. Çocukça mizahi cümleler doluşur aklıma salladığımda, sallıyorum çay istediğim kıvama gelene dek, bazen ucunu kaçırıyorum, her sevdiğim şeyi yaparken içine düştüğüm hata gibi, yeniliyorum aşırılıklarıma, sonra da ayıp olmasın kendime diye, içiyorum bok kıvamına gelmiş çayı. Ayıp olmasın diyorum kendime, içmek istemesem de, acılaşmış, kararmış... Basıyorum şekeri. Bedava bulmuş gibi.. Sahi ne zaman kendim para ödemiştim ki şekere? Şeker dediğinin kilosu ne kadar biliyor musun sanki?

Başıma saplanan ağrıları seviyorum. Seviyorum başıma saplanan ağrıları çünkü düşük cümle kurmak gibi yaşamak ağrılarla kafanda. Düşük cümle de severim ben kurmayı bazen. Bazen dediğin yazdıklarımın yarısından fazla da olsa, anlamsız kılan bu zaten bu saatte. Sonu gelmeyen, gelmeyecek, gelmeyeceğini bildiğim cümleleri kurmaya başlamak gibi baş ağrısı ile tanışmak 24 saatten fazla süren uykusuzluğun ardından. Kısalttığım bu ömür benim. Değer mi kalitesini arttırmak amacıyla hayatın, yaptığım söylenen bu ekzantirik çabaların ömrümü kısaltanların? Hayatınızdan dakikalar çalıyorum siz bunu hâlâ okumaya çalışırken ben ise üşenmiyorum a ların üzerine şapka takıyorum, shifti falan kullanıyorum. Shift the way you move. Shift the life you live.

Uyanamadığım uykularda gördüğüm rüyalara hiç başlamadan yataklarımda, yastığımda farkettiğim iki gece öncesinin uyku izleri, özlem yaratıyor bende bazı yarınlara. İki kişi uyuyacağımız zaman bu yataklarda, sanırım bu gecelerin geçen uykusuz çalışmakla ve kendimi oylamakla, anlamı olacak zamansızlıkta ve işte o "zaman" hidayete erecek herhalde ruhum ama eğer bu da olmazsa, yaşam dediğin şey getirmeli başka etkiler hayatıma ve ben sahip çıkmalıyım hem kazandıklarıma hem de kazanamadıklarıma. Başarısızlıklarım da benim, başaramadıklarım da, aynı anlatabildiklerimin yanında anlamadıklarımın da olduğu gibi ve sahip olabildiklerim yanında boşverdiklerim gibi. Hayat benim işte ya, biraz saçmalasak bozulmaz diye umuyorum, biraz ertelesek bitmez diye görüyorum. Ve şimdi cidden gidiyorum. Tüm yazdıklarımın yanında, yazamadıklarımla. Anlam yüklü anlamsızlıklar bu gece benim üretebildiklerimin tamamından bir fazla. Bir eksik var şuanda, bir eksiğim şuanda. Anlayacaktır okuduğunda, haberi olursa.

Ve aslında her şey burada başlıyor.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Ne Menem Şeysin Kapitalizm

Arada sırada bakıyorum çevreme... Hayatımda bu kadar mal bir cümle daha kurduysam ne olayım, arada sırada bakıyorum çevreme ne lan? Normalde nereye bakıyorsun yarrak? Neyse, abi (bugün konuya hiç giremeyeceğiz galiba ama bu abinin normalde ağabey diye yazılmasının gerekmesi durumu beni çok geriyor.) insanlar görüyorum işte çevremde, diyorlar kapitalizm böyle kötü, kapitalizm şöyle kötü. Ki bunların arasına zaman zaman ben de giriyorum, e tabii üzüm üzüme baka baka karar diye boşuna dememişler. Sanatçılara bakıyorum, burada kapitalizmi eleştirdim, şurada bunu düdükledim. Kapitalizm şöyle etti böyle oldu. Ama artık buna dur demenin vakti geldi!

Nedir kapitalizm? Öncelikle güzel bir tanım girelim de ne olduğuna dair sonra konuşuruz:
Kapitalizm: "Üretim araçlarının sahipliğinin ve denetiminin kârını ençoklamak amacındaki özel kesimin elinde olduğu, özel mülkiyet, girişim özgürlüğü, seçim özgürlüğü, iktisadi rasyonellik, sınırlı devlet ve serbest rekabete dayalı iktisadi ve sosyal sistem."

Kapitalizm neyi benimser? Serbest piyasa ekonomisini. Serbest Piyasa Ekonomisi nedir? Şimdi oraya geleceğiz. Kapital düzende benimsenen serbest piyasa ekonomisinin teknik literatürde adı "Neoclassical Economics" yani "Neoklasik İktisat"'tır. Neoklasik iktisadın teknik tanımı ise şu şekilde yapılır; "Economics is the science that studies efficient allocation of scarce resources between alternative uses." yani "Mal ve hizmetlerin üretimi, dağıtımı, tüketimi ve bölüşümüyle ilgili sosyal bir bilim dalı. 2. Sınırsız insan gereksinmelerinin karşılanmasında kıt kaynakların alternatif kullanımlar karşısında karar verme ve seçim yapma yollarını inceleyen sosyal bir bilim dalı."

Şimdi olaya "Thorstein Veblen" bahsederek hiç girmeyeceğim yoksa işi bitiremeyeceğiz. Ama kişisel sempatimden ötürü ne yazık ki "Adam Smith"'i atlayamayacağız.  Adam Smith kimdir? Adam Smith "Free Market" olayında, "Invisible Hand"'i ortaya atarak, devletin neden iktisatta rol almasına gerek olmadığını açıklamaya çalışmış bir amcamızdır. Sokucam her tarafı da tanım doldurduk ama "Invisible Hand" önemli. Invisible Hand gereceği; "Behaviour or economic actions at self interested people create an order and this order is good for everyone."

Yani bu sistemde eğer herkes kendi ekonomik çıkarlarının peşinden koşarsa bu bir düzen sağlar ve bu düzen herkes için en iyisidir. Nasıl oluyor? Temelde mantık basit ve çok geçerli ama işte insana insan dememizi sağlayan bazı değişik, obsesif özellikler bunun bugün uygulanabilitesinde sorunlara yol açıyor. Ve hatta yozlaşmış bir sistem olarak senin benim dilimize düşürüyor. Düz mantıkta incelersek; misal bizim bir köyümüz var, köyümüzün ticari hareketleri gereği, eksikliğini hissettiği 2 madde göze çarpmakta. Domates ve patates. Ve benim bir miktar ekebileceğim toprağım var. Hasan'ın da bir miktar ekim yapabileceği bir toprağı var. Ve ben köyün ihityaçlarını ve çıkarlarımı gözetip domates ekmeye karar veriyorum, bu durumda Hasan da domates ekerek pazarı zora sokmamaya karar veriyor ve benim çıkarım için değil, kendi çıkarları için patates ekmeye karar veriyor. Bu durumda devletin insanlara müdahale ederek ekonomiyi düzenlemesine, kotalara, kısıtlamara gerek kalmıyor ve bir şekilde düzen kendi kendisini yaratmış oluyor.

Gel gelelim böyle mi oluyor? Hayır. Hasan'ın bana karşı beslediği sinir veya benzeri insanî duygular ya da cahillik onun da domates ekmesi gerektiğine hükmettiriyor ve benim pazarımı bölüyor. Bununla da kalmıyor, egounun ve kişisel komplekslerinin beslediği dürtülerle sabotaj ya da hukukî gözüken ticari hamlelerle benim piyasamı etkiliyor. Batmama sebep oluyor. Ardından elde ettiği monopoly endüstri ile kazandığı parayı o yörenin halkını yönetmek kontrol etmek için kullanıyor ve işte sizin eleştirdiğiniz "Kapitalizm" ortaya çıkıyor. Gel gelelim bunun adı "Kapitalizm" değil "Emperyalizm"'dir.

Emperyalizm'in "Bir milletin sömürü temeline dayanarak başka bir milleti siyasi ve ekonomik egemenliği altına alıp yayılması veya yayılmayı istemesi, yayılmacılık, yayılımcılık." olduğunu düşünürsek, bu küçük örneğimizi "Kişisel boyutta minimalize emperyalizm" olarak adlandırabiliriz. Kapitalizm, Serbest Piyasa Ekonomisi, Invisible Hand aynı diğer iktisat yöntemleri gibi ortaya çıkış aşamasında kötü niyet barındırmayan ve dünya düzenini sağlamaya yönelik teorilerdir. Lakin insan, açgözlülüğü, kompleksleri ve nefreti ile pisletebildiği her şey gibi bunu da yozlaştırmayı başarmış ve insanların birbirini öldürmesinde, süründürmesinde etkili bir araç haline getirmiştir. Kapitalizm diye sövdüğünüz aslında aynada göremediğiniz yansımanızdır. Kapitalizmi canavara dönüştürmüş bu tutum aşkta, sekste, sosyal hayatta kısacası ömrünüzün her aşamasında peşinizi bırakmaz. Diğer bir deyişle insanın olduğu her yerde bir takım yozlaşma mevcuttur. Tarih süreci boyunca değiştirdiğimiz sistemlerimiz ve aslında bugün teknolojik ve toplumsal hayatta elde ettiğimiz gelişim de bu "insanî" vasıfların bir getirisidir. Bu vasıflarımız kötü veya iyi değildir, insanlar iyi veya kötüdür ve bu vasıflarını ne yöne kullanacaklarına kendileri karar verirler. Hal böyle olduğu sürece dünya'nın her hangi bir sistemde stabil kalabilmesi, insanların birbirlerini öldürmek için (kitlesel manada) can atmaması mümkün olamaz.

Manipulatör, destabilizator diye bir şey yoktur. Hepsi sizsiniz, hepsi benim. Hepimiz birbirimizin ve hepimiz hepimizin manipulatörü, destabilizatorüyüz. Geçmiş olsun.

14 Ekim 2010 Perşembe

Criminal Arts

Bundan yaklaşık 7 yıl evvel rapçi olmaya karar vermiş, bizzat benim, criminal arts kariyerimin anlatımını yapacağız bugün. Zaman zaman hüzünlü, zaman zaman üzümlü. Üzüm dedim de aklıma geldi, başbakanımız şarap içmek yerine üzüm yememizi önermişti. O yüzden söyledim onu. Criminal Arts nedir abi? Criminal Arts, graffiti'dir, hip hop'un bazı yan dallarıdır falan. Şimdi hip hop, breakdance, rap, graffiti arasında bir anlam savaşına girmeyeceğim. Lise yıllarımda çok girdim, bir ömür yetecek anlam karmaşası yarattım bu konuda.

Liseye başladık, hazırlık sınıfında U şeklindeydi sıralar. Ben de bu U'nun kapıya en yakın kısmındayım. Yangında ilk kurtarılacak gibi oturuyorum sınıfta. Bir şey olsa arkama bile bakmadan kaçarım sınıftan yani öyle bir pozisyondayım. Öğretmen benim ters tarafımdaki masada. Müzik dersi oldu işte. Hoca sınıfa soruyor, ne tür müzik dinliyorsunuz? diye. Ben de hayatımda iki şarkı dinlemişim o güne kadar, onlar da Ayna'nın parçaları. "Çayımın şekeri, gitarımın teliiiii" şeklinde. Benden 10 yaş büyük ablam var, küçükken onun sayesinde baya müzik kanalları, radyo programlarına aşinaydım ama ilginç bir düşünce sistemim olduğundan, hiç bir müziği beğenmiyordum. Mesela tarkan'ın şarkıları içten içten hoşuma gidiyordu ama "Kır Zincirlerini" klibinde kızla öpüşüyor, kızın da göğüsleri hafif belli diye düşman bellemiştim. Seks yapmak o dönemler benim için suçtu. Devlet yönetiyor olsam, evli falan dinlemem seks yapan herkesi içeri attırırdım. Ayıp bir şeydi bi kere. Burak Kut'u mesela hâlâ sevmem ama o zamanlar bi klibinde kızın göğüsleri şapka ile kapatılmışken, şapkayı düşürüyordu tabii biz o sahneyi göremiyorduk Burak Kut görüyordu sadece. Dolayısıyla ona da düşman olmuştum. Hâl böyle olunca bir şekilde her şarkı ve şarkıcıya düşman olmuş oldum. Ama nedense Ayna'ya düşman olamıyordum, sevdiğimi de kabul edemiyordum ama şarkı deyince aklıma bir tek onların şarkıları geliyordu. Neyse işte hocanın bu sorusuna insanlar cevap veririken, ben de oturduğum yerde tüm bunları düşündüm. Daha doğrusu film şeridi gibi geçmişim geçti gözümün önünden. Sınıftaki herkes "Rock, Metal, Jazz" falan diye saydırıyordu. Ben ise; "Metal ne mınasikim, endüstri meslekte var öyle bölüm?" havasındaydım. Arkadaşlardan bir tanesinin ne tür müzik dinliyorsunuz sorusuna verdiği "Haluk Lavant" cevabı ise hâlâ kulaklarımda. Adam Haluk Lavant dedi resmen. Neyse sıra bana yaklaştıkça panik oldum. Ve sıra bana beklemediğim bir anda geldiğinde, soktuğumun antipopülist özelliğim devreye girdi ve herkesten farklı olsun diye "RAP" diye fırladım olduğum yerden. Sınıftaki insanların pek çoğunun yüzü bana dönmüştü. Zaten öyle bir rap diye fırlamıştım ki, gören birisi anama küfretmiş de ona saldırmaya gidiyormuşum sanabilirdi. Velhasıl resmi olarak işte böyle rapçi olmuş oldum. Rap dedikten sonra ben iki arkadaşım yanıma gelip rap muhabbeti etmeye başladılar, meğer onlar da az çok dinliyorlarmış da kimliklerini gizliyorlarmış. Benim o güne kadar rap hakkında tek bildiğim Eminem ve Sagopa Kajmer idi. Eminem'in o günlere göre 2 sene öncesinde 8 Mile filmine gitmiştim oradan biliyordum, Sagopa Kajmer'i de bir yerde okumuş ve "Siktirin Gidin" şarkısını dinlemiştim. O zaman rapte mahlas olayından falan bihaberim, ne biçim isim lan Sagopa Kajmer diye sürekli kafa patlatıyorum. Neyse baktım sınıftan raple ilgili sorular çoğalıyor her gün ben de bi bok bilmiyorum. Harbiden dinleyeyim bari de bir şeyler bileyim yalanımız ortaya çıkmasın dedim. Gittim internetten, müzik marketlerden özellikle Türkçe rap hakkında bulabildiğim tüm kasetleri, cdleri aldım. Artık şartlanma mıdır nedir bilmiyorum, sevdiğimi hissettim ya da yıllardır ben olan o isyankar asi genci betimleyen bir tür olarak gördüm.  Ceza'yı sevdim en baştan, Med Cezir falan iyi şarkı dedim. Nefret'e döndüm oradan, Fuchs albüm çıkardı falan derken, bir gün bir gördüm ki sokakta belimde 3 kişinin rahat sığacağı bir kot pantolon, üzerimde "TURKISH RAP UNDERGROUND" yazan bir tshirt, kafamda şapka, yolda mamamımımıamamaımı diyerek ilerliyorum.

Bütün gün müzik forumlarına giriyorum, sanki ben olmasam rap camiası bitecekmiş gibi bir tavırla ölümüne rap'i savunuyorum, sanki insanların beğenilerini makale türü yazılarla değiştirebilecekmişim ve bu değişiklik bir tür başarıymış gibi eziklik psikolojisi ile kavgalar veriyorum. Evde koca gün kafa siken şarkılardan ötürü babam, annem sürekli yine mi bu zımbırtıyı dinliyorsun dediklerinde, "en azından sizin gibi cinsiyeti belli olmayan karaktersizleri dinlemiyorum" diyorum. Bir ömür böyle geçiyordu işte. Bir gün İstanbul Attack konseri mi oldu ne öyle bir şey, gittik arkadaşlarla tam takım rapçi üniformalarımızla. Gece saati falan tabii ama bende Ceza'nın o aralar taktığı şapkadan var. Bir Roman vatandaşımız yanıma yaklaşıp, "Hangi köydensin sen?" dedi. Ciddi anlamda da köyüm yok benim, bu soruyu baştan bir sarcasm olup olmadığını düşünmeksizin cevaplamaya çalıştım. "Köyüm yok" dedim, "Buralıyım ben." "Doğru söyle, seni daha önce görmedim, hangi köydensin?" diye yineledi. Vay mınaki dedim uzaklaştım oradan sonra.

Yine o sıralar Ceza ile Sagopa Kajmer kavga edip ayrıldılar. Sanki evlilik bitiriyorlar, ne iştir ben de hâlâ anlamış değilim. Hadi onlar kavga ettiler ayrıldılar, rap camiasının gençleri olarak biz de kavga etmeye başladık. Cezacılar ve Sagopacılar olarak ikiye bölünüp, saçma saçma söz düelloları içerisinde yıllar çürüttük.

Sonra tam olarak nasıl oldu hatırlamıyorum ama bir gün benimle birlikte gençliğini rapçi olarak geçirmiş arkadaşlarımla gezerken, lan aslında hande yener süper, lan aslında serdar ortaç boş, moş yazıyor ama dinletiyor derken rap çoluk çocuk işi kıvamına evrildik. Akabinde de rap ile aramızda çok ince bir bağ bırakmak suretiyle diğer türlere yelken açtık. Müzik ve sanat görüşümüz bu açıda evrilmiş oldu. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Şimdi beni tanıyıp beğenilerimle ilgili olarak ayar verme çalışmalarına kafasında başlamış olan arkadaşlara söyleyeyim; estetik anlayışım evrildi demedim, sanat anlayışım evrildi dedim. Estetik anlayışı tamamen öznel bir şeydir ve benim iyi dediğim bir şeye senin çirkin demiş olman, seni otorite kılmaz.

Şimdi sorsanız ki pişman mısın bir gençlik gitti böyle diye? Hayır değilim. Yaşanması gereken bir şeydi ve yine aynı yıllara dönsem yine aynı şekilde yaşarım. O günleri yaşamış olmanın bana getirdiklerinden son derece memnunum. Darısı o yıllarda Metal'e falan başlayıp, çok çirkin gözüktüklerini farketmelerine rağmen beline kadar saçlarla dolaşan arkadaşlara. Müzik önemlidir, sanat da. Ama onlar karakterimiz değil sadece karakterimizin birer parçasıdır. Estetik anlayışımızın sonucudur. İnsan karakterini minimalize etmeyelim.

Şuan ne yazmakta olduğum konusunda bir çeşit ikileme düştüm, konsantrasyonum dağıldı. O yüzden kesiyorum. Bu da böyle bir yazı oldu, pek çok şeyden bahsettik.

EMINEM RULES.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Efe'nin Kızgın Yağ ile Sınavı

Kızgın yağ içinde kayboldum ve hâlâ yaşıyordum. Ahaha yok lan böyle bir giriş yapacak adam değilim ben. Küçük İskender yapar onu. Küçük İskender de mi kim? Ne ben söyleyeyim ne siz sorun. Facebook'a biraz dikkatli bir bakış atarsanız, bir ara o boş şiirlerinden birine rastlarsınız. Bizim hikayemiz daha dinamik. Daha gerçek. Zaten gerçek.

Geçen hafta mıydı bir gün, hangi gün olduğunu kesin olarak hatırlamıyorum. Oda arkadaşım makarna yapmaya karar verdi, lakin makarnayı yaptıktan sonra bir çeşit işi çıkıp, makarnayı bana bırakıp gitti. Dolapta yoğurt, bitkisel yağ ve salça vardı. Ben makarnayı sade sade yiyemem, sadece yoğurt da yetmez. Oturdum salça ve yağ ikilisiyle birlikte bir sos yapayım dedim naçizane. (İş bu cümleden sonraki edebî anlatıma dikkat)

Âkâbinde, az evvel makarna yemeğini ısıtmış olmasından mütevellit, elektrik kullanarak ısıtma görevini yüklenmiş o hâlâ sıcak cihazın üzerine, içi teflon denilen, etilenden, flordan ve plastikten elde edilen, yapışmayı engellediği iddia edilen bir madde ile kaplı tavayı koydum. Tamamı bitkilerden ve hatta açıklamak gerekirse mısırdan elde edilmiş yağı az evvel uzun uzun betimlediğim tavanın içerisine döktüm. Bunun hemen ardından, dolaptaki salçayı çıkarmak gibi ulvî bir amacı gerçekleştirmek üzere yerimden ayrılıp dolaba koştum. Dolap daha önce gördüklerimden çok farklıydı. Kendi kalabalığındaki yalnızlık ta içlerine hükmetmiş, kompresör ve kondenser akşamdan kalma halleriyle, dün geceki çılgın çocuğun enerjisini soğutmaya vermişti. Soğutmuşlardı da soğutmuşlardı. Evaporatör, drayer, termostat, kılcal borular, soğutkan hepsi bu şımarık kondenser ve kompresöre uymuş, besleme merkezinden alabildikleri tüm elektrik ile gece boyunca soğutmuşlardı, kendilerini kaybedinceye dek. Dolayısıyla elime aldığımda salça konserversini, daha önce hiç hissetmediğim bir takım hissiyat zühur eyledi bitkin ve bir o kadar da aç bedenimde. Yüzümdeki ifadeyi görünce kondenser ve kompresörün muzır bir çocuk gibi gülüşmelerini hiç unutmayacağım... Tam bir sanat eseri ve emek sonucu, bir üstadın elinden çıktığı bariz konserve kutusunu, üzerindeki şiirsel bir betimlemeyle oluşturulmuş çengel yardımıyla açtım. Dün akşam boyunca buzdolabının soğutma elemanlarının tacizine mağruz kaldığı her halinden belliydi, öyle bir hale gelmişti ki konserve, ellerimi acıtıyordu tuttuğum sürece. Kim bilir kaç eleman, kim bilir kaç defa, gece boyunca...

Bir kaç metalin alaşımından yapıldığını tahmin ettiğim, pek de sanat eseri gözüyle bakılamayacak bir kaşık yardımıyla salçadan bir tutam almaya çalıştım. Dün geceki rezaletin arından öyle kapanmıştı ki kendi içine, bırak onun dışarı gelmesini, ben içeri girmek istedim, sarılmak için, yumuşatmak ve dünyaya güvenini yeniden kazandırmak için. Ama zaman yoktu. Çünkü teflon tavaya koyduğum yağ her saniye biraz daha ısınmaya devam ediyor, ısındıkça kızgınlaşıyor ve açlıktan ölmek üzere olan, son enerjisini avını yakalamak için harcamaya ant içmiş bir panter edasıyla bekliyordu. Kaşıkla çıkaramayınca ürkmüş salçayı, başvurmak durumunda kaldığım, adi bir bıçaktı. Bu bıçak daha evvel defalarca nescafe karıştırmak için kullanılmış lakin henüz bıçaklık görevini hiç yerine getirmemiş bir bakirdi. Elime aldığımda gururlu bir titreme meydana geldi plastik sapında. Korkuyordu ama istekliydi. Muhtemelen lazer ile falan yapılmamış basbayağı bir demir parçasının bilenmesiyle elde edilmişti. Fakirdi ama gururluydu. Konserve içindeki korkmuş ve hayata küsmüş salçayı bu bıçak yardımıyla çıkarmaya çalışmak pek mantıklı değildi. Birisi dün gece hayattan zorla soyutlanmış, diğeri ise tecrübesizlik ile cahillik denizinde boy vermekte iken özgüven yoksunluğundan anlayışsızlaşmıştı. Dolayısıyla bu girişimim de başarısız oldu. Saaatler ilerliyordu. Tick-tock.

Salçayı sıcak bir duşa sokmaya karar verdim, bu şekilde biraz olsun gevşeyecek ve içinden bir kaç tutam almama izin verecekti diye umut ettim. Her zaman çok güvendiğim, beni yarı yolda neredeyse hiç bırakmamış, ne zaman gitsem derdime derman olmuş musluğun başına gittim. Her zamanki gibi oradaydı, sıcak suyun akmasını sağlayan musluğu çevirdim. Sıcak su 3-4 saniye içerisinde gelmeye başlamıştı. Acıların konservesini altına tuttum. Sıcak su o temiz bedenine değdikçe, ağlıyor ağladıkça açılıyordu sanki. Bir süre sonra içerisinden bir tutam almama izin verebileceğini hissettim ve kaşık ile bunu denedim. Az da olsa bir tutam alabilmiştim. Hemen heyecanla tencerenin başına gittim ve almış olduğum bir tutam salçayı tavanın içine, kızmış olduğunu henüz farkedemediğim yağın içine bıraktım. Bırakmamla yağın yamyamvari sıçramaları başladı ve sadece bir elin parmakları ile ifade edilebilecek saniye kapsamındaki zaman biriminde o kıpkırmızı salça simsiyah bir hale geldi. O an anlamıştım, intihar etmek istemişti, bu dünyada daha fazla yaşayabileceğine olan inancı kaybolmuştu.

Sonradan öğrendik, o çok sevdiği, taptığı nişanlısı kornişon turşu konservesi geçen geceki olaydan sonra onu terk etmiş. Düşünebiliyor musunuz? İyi peki ama Salça Konservesi'nin suçu ne?

7 Ekim 2010 Perşembe

Efe'deki Mustafa Kemal

Uzun bir yazı olacağını tahmin ediyorum, henüz başladığım ama henüz nasıl bir gidişata sahip olacağını hesaplamadığım bu yazının. Efe Türü Edebiyat'a kısa bir ara veriyoruz, belki de vermeyiz onu da kestirebilmiş değilim ama en azından ciddiyet vasfının tüm erdemiyle taşınacağı bir yazı olacağını taahhüt edebilirim ta şimdiden. Narsisizm ve egoizmin derinliklerinde boğulmuş ve dolayısıyla ukala olarak adlandırılabilecek birisi olduğumdan ve hatta megaloman bir adam şeklinde lanse edilebileceğim için, kendimi anlatmayı severim. Gerek överek olsun gerek yererek, önemli değil, benim hakkımda olsun da. Neyse; bu yazıda kendimle ilgili vereceğim bilgilerin sebebi en temelde bu durum olsa da bu kez olaya biraz realist ve subjektif yaklaşmak istiyorum. Dolayısıyla "Efe Türü Edebiyat" olsun diye değil de konuyu iyi bağlıyayım diye farklı bir yerden giriş yapacağım.

Anne ve babamın ikinci ve biraz da yanlışlıkla doğmuş çocuğuyum. Yani kısacası patlak prezervatif kazası diyebiliriz benim için. Annem beni doğurduğunda 35 yaşındaydı ve esasında bu tip yaşlar ilk çocuk için tehlikeli, ikinci veya daha sonraki çocuklar için ise yararlı gibi gözüken ama çeşitli komplikasyonlara açık yaşlardır. Benim de bu tip komplikasyonlardan bir kaçına rast geldiğim söylenebilir sanırım. Halk arasında 35 ve sonrası doğumlar için "ya çok zeki ya da gerizekalı olacak" söylentisi yapılır. Bu noktada baktığımızda zaten deha dediğimiz insanlar genelde sıradan insanlardan çok daha farklı görüş açılarına ve yaşam anlayışlarına sahip oldukları için deha olmuşlardır ve esasında bu sıradışılık bizim toplumda "delilik" olarak adlandırdığımız şeydir. Yani birisi ya çok zeki ya da gerizekalı olmaz, hem çok zeki hem de gerizekalı olur. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; dünya'da öldükten sonra iz bırakabilmiş ve saygı görmüş her "deha" normalde bir ruh hastasıdır ve tıbbi açıdan pek çok kişilik ve karakter bozukluğunu üstlerinde taşır. Ben bu durumda hangisiyim veya nerdeyim bilmiyorum. Sıradan bir insan olmak çok da gocunacağım bir netice değil. Lakin küçüklükten itibaren uyku problemi ile başlayan bir teşhis sürecinde, en azından bilimsel olarak hiperaktif olduğumu ve iq denilen ve aslında bilimsel olmayan nitelik bazında 163 değerine sahip olduğumu biliyorum. Bu ikisinin bana kattığı bir şey ise ne yazık ki yok. Tek bir şey hariç, analize dayalı antipopülist tutum. Analize dayalı antipopülist tutum dedim direkt antipopülist tutum demek yerine çünkü ben sırf muhalif olmak için muhalif olmanın koyun olmaktan bile beter bir şey olduğuna inanıyorum. Her toplum pek çok zaman sürü psikolojisi ile hareket eder ki buna inanmak istemiyor olsanız dahi farketmeden her biriniz dahilsiniz, ve bu sürü psikolojisi bazen insanları tamamen histerik, mantığın olmadığı yollara, düşüncelere ve inanışlara sevk eder. Bir şeyi yaparsınız, hoşunuza da gider ama sorgulamazsınız hiç neden bunu yapıyorum acaba diye. Benim boş beleş bilgilerle yorduğum zihnimin bu konuda tutumu biraz farklı işte. O da bana dayatılan bir şeyi kabul etmeme konusunda çok direnmek ama eğer mantığıma uygun görüyorsam şiddetle geri çevirdiklerimi de kabul etmek. Bir çeşit kişiliksizlik. Ve anaokulundan beri en çok nefret ettiğim şeylerin başında her zaman geldi; 10 Kasım törenleri, 29 Ekim Törenleri vb. Atatürk'ün yaptıklarını okuyarak çoşan bünyeler, Atatürk'ün ağzından yazılmış ama Atatürk'ün haberi dahi olmayan şiirleri okurken ağlayan kişiler... Bunlar adamı nefret kazanlarında kaynatır. Lakin öyle olmadı.

Küçükken, anaokulunda iken, ilk anneme gittim ve bu İstiklal Marşı sırasında ayakta hareketsizce daha fazla durmak istemediğimi, beni anaokuluna törenden sonra götürmesini rica ettim. (Okuduğum anaokulu bir kız meslek lisesinin uygulama sınıfıydı, bir çeşit kobaydım yani :D, dolayısıyla pazartesi sabahları ve cuma akşamları İstiklal Marşı Töreni oluyordu.) Tabii küçüğüm o zaman zeka var ama bilgi yok. Koşu yarışı yapıyoruz mesela, bir aşamadan sonra ben tüm sınıfa fark atar oldum. 20 kişiyi geçiyorsam 100 kişiyi de geçerim hesabıyla tüm dünyada en hızlı koşabilecek adam olduğuma karar verdim. Küçük olduğumdan gelecekten beklentilerim de çok büyük. 15 yaşına vardığımda basket potasına smaç vurabileceğimi iddia ettiğim de bilinir yani. Velhasılı annem o yaştaki bana çok doğru bir yaklaşımda bulunarak, hiç vatan millet davalarına girmeden, sadece o marşın benim için iyi bir şey olduğunu söyleyip, katılmamızın da okulun bir zorunluluğu olduğunu söyledi. Anaokulunu sevmeyen adamdan şüphe ederim ben. Ben hep sevdim. Çok boş bir ortam. Sabah akşam paso lego idi, blok idi, çizgi film idi... Bir çocuk daha ne ister ki? 30 tane de senin gibi adam. Koşturun durun. Eğer marşa gitmezsem okuldan atılabileceğimi kendi kendime düşünüp marşın gerekliliğini kavrar duruma geldim.

İlköğretim döneminde çok yüzeysel ama kafa ütüleyen bir şekilde, Atatürk bizi düşmandan kurtardı düsturu ile karşı karşıya kaldım. Rol model aldığım anne-babamın Atatürk'ü sevmesi, beni de sevmeye zorluyordu ama ilköğretim döneminde kafama dayatılan zorunlu Atatürk sevgisi de beni itiyordu. Hal böyle olunca Yahudi geni taşıyan bu bünye, ilköğretim dönemi Tarih derslerinde adı hiç geçmeyen Hitler'in hayranı oluverdi. Hitler hakkında da bir bok bildiğim yoktu aslına bakılırsa, sadece pek çok kişinin sevmediği bu adamı sevmek istemiştim. (Sonra nefret ettim orası ayrı.) En nihayetinde liseye geldiğimde, hazırlık sürecinde pek çok kitap okuyabilme zamanına erişmiş oldum. Lakin hiperaktivite denilen bela yüzünden pek kitap okuyabildiğimi söylemem. Ama merakım da beni iteleyince, anneme, üniversiteyi bitirdiğinde hediye edilen, 1950 basımı iki ciltik Nutuk'u okuma durumunda kaldım. Şimdi sanıyorsunuz ki Nutuk'u okudum ve hayatım değişti, çok sevdim? Alakası yok. Nutuk'u okudum ve bugüne kadar boş bir dayatma sevgiyle buraya getirilen bir adam olarak etkilenecek hiç bir unsur bulamadım. Şüphesiz bu Nutuk'un kötü olmasından değil bize dayatılan sevginin bizi getirdiği durumdan kaynaklanıyordu. Bunları yaşadığım zamanlarda, belli belirsiz bir şekilde sağ partilere ilgi duyuyordum. Lisedeki Tarih hocam bu aşamalarda devreye iyi girdi. Kafamızda düşmanı İzmir'den döken Atatürk kalıbını yıkarak, neden iyi asker Atatürk, neden iyi politikacı Atatürk, neden diktatör ve neden diktatör değil Atatürk, sorularını ve bunların en açık cevaplarını vermek suretiyle kendi içimden geldiği için modern Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü sever duruma geldim. Akabinde yine Tarih hocamın yönlendirmesiyle, zaten ilgi duymakta olduğum siyaset konusunda, pek konuşulmayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti yakın tarihini incleme şansı buldum. Ve bu inceleme sırasında Atatürk'ün neden önemli olduğunu, onu diğer yöneticilerden ayıranın ne olduğunu daha iyi kavradım.

Bugün geldiğim noktada, sizin Atatürk'ü sevmenizin ya da sevmemenizin bir değer taşımadığını düşünüyorum. Hatta ilköğretim dayatma sevgisini içinizde barındırarak kolunuza, bacağına Atatürk dövmesi yaptırmanızdan ise nefret etmenizin daha samimi bir duygu olduğu düşüncesindeyim. Bugün çok açık ve net şekilde; eğer içine girebildiğiniz bir eviniz, kafanızı koyabildiğiniz bir yastığınız, çeşmenizden akan temiz suyunuz ve elektriğe bağlı bir buzdolabınız var ise tüm Dünya'daki insanların %75'inden zenginsiniz demektir. Eğer bugün, batı ve doğudaki ülkelerin bir kısmına vizesiz, büyük kısmına hizmet pasaportu ile vizesiz ve geri kalanına da 1-2 günlük vize işlemlerinin ardından dilediğiniz gibi seyahat edebilecek özgürlüğü ve zenginliği kullanabiliyorsanız bu şüphesiz ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti sayesindedir. Evet bu ülke ve bu ülke üzerinde yaşayan insanlar, çok daha iyi yerlerde olabilirlerdi, ki bunun yani daha iyi yerlere gelememiş olmanın nedenlerini Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1938-1990 arası tarihini inceleyerek görebilmeniz çok müsait şartlar altındadır. Ve işte bugün en azından sizi tüm Dünya insanlarının %75'inden zengin kılan tüm bu imar ve bayındır, Mustafa Kemal Atatürk'ün hesabını yaptığı, temellerini attığı düzenin sonucudur. Bugün baktığımızda 2010 yılındaki Türkiye'nin geldiği duruma göre, kendisi evet başarısız olmuştur, çünkü onun kafasında planladığı bugünleri 1950'lerde atlatmış bir Türkiye'dir. Oysa biz hala onun biraz da faşizan söylemlerle desteklemeye çalıştığı, yolunu gösterdiği birlik beraberliği sağlayamamış ve birbirimizi parçalara ayırmış durumdayız.

Atatürk'ü sevmeniz için bir tek sebep dahi sunmayacağım size, bu yazıya başlarken, sorular sorup, cevaplamayı öngörmüştüm. Şöyle ki; Atatürk diktatör müdür, jakoben midir? Atatürk faşist midir değil midir? gibisinden ve bu soruları o dönemin doktrinini göstererek cevaplayacaktım lakin, bu da bir çeşit dayatma olacaktı ve inanmak istemediğiniz gerçeklerle karşılaşmak canınızı sıkacaktı. Sadece istediğim bu konu hakkında düşünürken, bunların 80-100 yıl önce gerçekleşmiş olduğunu dikkate alıp, doktrin ve konjonktürdeki farklılıkları göz önünde bulundurarak karara varmanız. Seviyorsanız da sevmiyorsanız da nefret ediyorsanız da düşünün. Bir şey kaybetmeyeceksiniz. Bugün bu ülkenin geleceğinde daha emin bir şekilde yükselebilmek için, Atatürk'ü sevmek ya da sevmemek bize bir şey kazandırmıyor, ama geçmişimiz hakkında doğru bilgilere ve doğru yorumlara sahip olmak geleceğimiz hakkında pek çok şeyi değiştiriyor. Ve bugün, yapabilecek kabiliyete sahip olmasanız dahi yasal olarak 25 yaşını doldurmuş olan her bir birey, parti kurup kendi ideolojisini temsil etme hakkını barındırıyor. Her ne kadar ifade özgürlüğü henüz ülkemizde tam manasıyla yerini bulamamış olsa da...

Ülkeniz için, ülkeniz hakkında düşünün, bunu sizin için değil kendim için istiyorum, çünkü demokrasi gereği kararlarınız benim de hayatıma etki ediyor. Gerekirse kendi sonumuzu kendimiz hazırlayalım ama en azından inandığımız şeyler uğruna mahvolalım.

Daha fazla kafa ütülemek istemiyorum. Kalın sağlıcakla... Şu cümleyi dahi okuyabilmiş herkese tek tek teşekkür ederim.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Peki Gerilimi

İnsanın ömründen ömür götüren gerilimin adıdır. Adına korku filmleri çekilse, gerilim kitapları yazılsa az kalır. O derece. Uykusuz gecelerin sebebi, içkiye başlamanın ilk nedenidir. Böyle anlatınca neymiş lan o oldu di mi ? Umut Sarıkaya tarzı bir anlatımla girdik ki konuda zaten biraz onun konusu. Onun konusu derken ondan çalmadım tabii ki ama buna benzer şeyler bulup, çıkardığı, ürettiği için söylüyorum. Şimdi irdeleyelim;

Peki Gerilimi'nin başlama noktası, sizin ya da sevgilinizin, partnerinin yaptığı herhangi bilinçli veya bilinçsiz bir harekete sinirlenmesi, bozulması ve buna bağlı sebeplerle trip atmaya yönelmesi durumudur. Kıskanma, satılma, ilgisiz bırakılma, unutulma, üstüne gidilme gibi durumlarda sevgilinin trip atabilmesi olasılığı artar ki haksız olduğunu da söyleyemeyeceğim. Ve işte bu tribal durum söz konusu olduğunda, biraz da haksız olduğunu farkeden taraf, "nooldu hayatım, neyin var?" şeklinde olaya yaklaşır. Trip atan tarafın karakteristik vasıflarına bağlı olmak üzere bu soruya verilecek cevaplar çeşitlilik gösterir. Bu tip bir soruya; "Noldusu mu var hayvan herif bıdı bıdı" şeklinde cevap veren bir partnerden asla ve asla "Peki Gerilimi" yaşatmasını beklemeyin. "Peki Gerilimi" sosyokültürel düzeyi yüksek, az çok entelektüelitesi olan insanların yapabileceği bir şeydir. İlişkinizde "Peki Gerilimi" varsa doğru yerdesiniz, doğru kişiylesinizdir. (matchmaker at work)

Neyse, işte bu "nooldu hayatım, neyin var?" sorusundan sonra gelen cevap genelde, "ya yok bir şey" şeklinde olan partner, "Peki Gerilimi"'nin ilk kıvılcımını yaratmış olur. Her ne kadar ne yaptığının az çok farkında olsa da bu durumda trip atma durumuna neden olan taraf, yine de ısrarla durumu bir de sevgilisinin ağzından duymak üzere baskıda bulunur. Baskı sonucu alınabilecek cevaplar aşağıda sıralandığı gibi olabilir; (bilite kattım, olmaya da bilir zira çok kombinasyon var)

- Niye bu saate kadar mesaj atmadın?
- O kızla/çocukla neden dışarı çıktın? Sana yazdığını görmüyor musun?
- Dün gece neden aramadın?
- Bugün günlerden ne? (Doğum gününü falan unuttunuz hacı, o andan itibaren çevrenizde ölmüş akraba, doğum yapmış yakın aramaya başlayın, eğer hiç mesaj atmadıysanız o gün henüz, telefonunuz kırılmış olsun, hattınız yatağın altına kaçmış olabilir, telefonunuz çekmemiş de olabilir. Ama başka konular hakkında mesaj attıysanız ve doğumgününü kutlamadıysanız sıçtınız, hele hele sevişme konusunda gayet iştahlı mesajlar atıp, doğumgününü unuttuysanız, direkt ayrılalım mı diye mesajın atın ki, doğumgününü kutlamadığınız için azar işitmeden olaydan sıyrılın, o saatten sonra hayır gelmez zaten, size kız mı yok lan?)
- Neredeydin?

vs vs

Bu sorulardan sonra, isterseniz dünyanın en mantıklı açıklamasını yapın, isterseniz kendisi içerisinde çelişen kaçamak cevaplar verin, alacağını tepki işte bu "Peki Gerilimi"'nin temasını oluşturandır. Çünkü alacağınız cevap;

"PEKİ"'dir.

Bu cevaptan sonra ne yazdığınız 15 mesajlık açıklamanın, ne hissettiklerinizin bir anlamı kalmıştır bir kaç dakikalığına. Nasıl cevap vereceğinizi düşünür, bu sırada gerilimden gerilime koşarken, hayatınızın bu bir kaç dakikasına çekilecek psiko-analiz filminin ne kadar tutup tutmayacağını düşünürsünüz. Ömrünüzden, ömürler gider... O kadar kasarak oluşturduğunuz mantık ürünü mesajınızın sevgili tarafından iplenmediğini daha doğrusu tatmin edici bulunmadığını farkettiğiniz o an işte, çok acaip şeyler olur. Akabinde bir açıklama mesajı daha atarsınız ve bu açıklama mesajınız genel olarak sorularla haklılığınızı kanıtlamak üzere kurulur. Buna örnek vermeyeceğim. Anladınız zaten. Anlamadıysanız da ne yapayım artık.

Bir yazının daha sonuna geldik, reklamlara tıklamayan şüphesiz ki bizden değildir. Bir sonraki yazının konusunu buraya yazmayacağım, aklımda ama yazmıyorum, unutursam çok pis göt olurum orası da ayrı. Kalın sağlıcakla.