Kızgın yağ içinde kayboldum ve hâlâ yaşıyordum. Ahaha yok lan böyle bir giriş yapacak adam değilim ben. Küçük İskender yapar onu. Küçük İskender de mi kim? Ne ben söyleyeyim ne siz sorun. Facebook'a biraz dikkatli bir bakış atarsanız, bir ara o boş şiirlerinden birine rastlarsınız. Bizim hikayemiz daha dinamik. Daha gerçek. Zaten gerçek.
Geçen hafta mıydı bir gün, hangi gün olduğunu kesin olarak hatırlamıyorum. Oda arkadaşım makarna yapmaya karar verdi, lakin makarnayı yaptıktan sonra bir çeşit işi çıkıp, makarnayı bana bırakıp gitti. Dolapta yoğurt, bitkisel yağ ve salça vardı. Ben makarnayı sade sade yiyemem, sadece yoğurt da yetmez. Oturdum salça ve yağ ikilisiyle birlikte bir sos yapayım dedim naçizane. (İş bu cümleden sonraki edebî anlatıma dikkat)
Âkâbinde, az evvel makarna yemeğini ısıtmış olmasından mütevellit, elektrik kullanarak ısıtma görevini yüklenmiş o hâlâ sıcak cihazın üzerine, içi teflon denilen, etilenden, flordan ve plastikten elde edilen, yapışmayı engellediği iddia edilen bir madde ile kaplı tavayı koydum. Tamamı bitkilerden ve hatta açıklamak gerekirse mısırdan elde edilmiş yağı az evvel uzun uzun betimlediğim tavanın içerisine döktüm. Bunun hemen ardından, dolaptaki salçayı çıkarmak gibi ulvî bir amacı gerçekleştirmek üzere yerimden ayrılıp dolaba koştum. Dolap daha önce gördüklerimden çok farklıydı. Kendi kalabalığındaki yalnızlık ta içlerine hükmetmiş, kompresör ve kondenser akşamdan kalma halleriyle, dün geceki çılgın çocuğun enerjisini soğutmaya vermişti. Soğutmuşlardı da soğutmuşlardı. Evaporatör, drayer, termostat, kılcal borular, soğutkan hepsi bu şımarık kondenser ve kompresöre uymuş, besleme merkezinden alabildikleri tüm elektrik ile gece boyunca soğutmuşlardı, kendilerini kaybedinceye dek. Dolayısıyla elime aldığımda salça konserversini, daha önce hiç hissetmediğim bir takım hissiyat zühur eyledi bitkin ve bir o kadar da aç bedenimde. Yüzümdeki ifadeyi görünce kondenser ve kompresörün muzır bir çocuk gibi gülüşmelerini hiç unutmayacağım... Tam bir sanat eseri ve emek sonucu, bir üstadın elinden çıktığı bariz konserve kutusunu, üzerindeki şiirsel bir betimlemeyle oluşturulmuş çengel yardımıyla açtım. Dün akşam boyunca buzdolabının soğutma elemanlarının tacizine mağruz kaldığı her halinden belliydi, öyle bir hale gelmişti ki konserve, ellerimi acıtıyordu tuttuğum sürece. Kim bilir kaç eleman, kim bilir kaç defa, gece boyunca...
Bir kaç metalin alaşımından yapıldığını tahmin ettiğim, pek de sanat eseri gözüyle bakılamayacak bir kaşık yardımıyla salçadan bir tutam almaya çalıştım. Dün geceki rezaletin arından öyle kapanmıştı ki kendi içine, bırak onun dışarı gelmesini, ben içeri girmek istedim, sarılmak için, yumuşatmak ve dünyaya güvenini yeniden kazandırmak için. Ama zaman yoktu. Çünkü teflon tavaya koyduğum yağ her saniye biraz daha ısınmaya devam ediyor, ısındıkça kızgınlaşıyor ve açlıktan ölmek üzere olan, son enerjisini avını yakalamak için harcamaya ant içmiş bir panter edasıyla bekliyordu. Kaşıkla çıkaramayınca ürkmüş salçayı, başvurmak durumunda kaldığım, adi bir bıçaktı. Bu bıçak daha evvel defalarca nescafe karıştırmak için kullanılmış lakin henüz bıçaklık görevini hiç yerine getirmemiş bir bakirdi. Elime aldığımda gururlu bir titreme meydana geldi plastik sapında. Korkuyordu ama istekliydi. Muhtemelen lazer ile falan yapılmamış basbayağı bir demir parçasının bilenmesiyle elde edilmişti. Fakirdi ama gururluydu. Konserve içindeki korkmuş ve hayata küsmüş salçayı bu bıçak yardımıyla çıkarmaya çalışmak pek mantıklı değildi. Birisi dün gece hayattan zorla soyutlanmış, diğeri ise tecrübesizlik ile cahillik denizinde boy vermekte iken özgüven yoksunluğundan anlayışsızlaşmıştı. Dolayısıyla bu girişimim de başarısız oldu. Saaatler ilerliyordu. Tick-tock.
Salçayı sıcak bir duşa sokmaya karar verdim, bu şekilde biraz olsun gevşeyecek ve içinden bir kaç tutam almama izin verecekti diye umut ettim. Her zaman çok güvendiğim, beni yarı yolda neredeyse hiç bırakmamış, ne zaman gitsem derdime derman olmuş musluğun başına gittim. Her zamanki gibi oradaydı, sıcak suyun akmasını sağlayan musluğu çevirdim. Sıcak su 3-4 saniye içerisinde gelmeye başlamıştı. Acıların konservesini altına tuttum. Sıcak su o temiz bedenine değdikçe, ağlıyor ağladıkça açılıyordu sanki. Bir süre sonra içerisinden bir tutam almama izin verebileceğini hissettim ve kaşık ile bunu denedim. Az da olsa bir tutam alabilmiştim. Hemen heyecanla tencerenin başına gittim ve almış olduğum bir tutam salçayı tavanın içine, kızmış olduğunu henüz farkedemediğim yağın içine bıraktım. Bırakmamla yağın yamyamvari sıçramaları başladı ve sadece bir elin parmakları ile ifade edilebilecek saniye kapsamındaki zaman biriminde o kıpkırmızı salça simsiyah bir hale geldi. O an anlamıştım, intihar etmek istemişti, bu dünyada daha fazla yaşayabileceğine olan inancı kaybolmuştu.
Sonradan öğrendik, o çok sevdiği, taptığı nişanlısı kornişon turşu konservesi geçen geceki olaydan sonra onu terk etmiş. Düşünebiliyor musunuz? İyi peki ama Salça Konservesi'nin suçu ne?