5 Ekim 2010 Salı

Efe'nin Kulağında 2. Küpe Devri

Bugün bir ilginçlik yapayım dedim ve yaptım. Görmüş daha doğrusu, okuyor olduğunuz yazıyı oluşturan harfler "bold" yani kalın olarak sizlere ulaşmakta. Değişiklik dediğim de bu büyütülecek bir şey yok. Önemli bir hatırlatma yapayım istedim bu arada, reklamlara tıklayın asabımı bozmayın. Dün 111 tık aldı blog, kendi tıklarımı istatistik dışı bıraktım, gel gelelim hala bugünkü kazanç 0 diyor, ya bu 111 kişi ya da google yalan atıyor. Google'a mı inanayım, tıkladım diyen arkadaşlara mı inanayım anlamadım. Asabım çok bozuk. Dalımızı kıranın ağacını kökünden sökeriz. Ben mi büyüğüm, google mu büyük göreceğiz çok yakında. Ahaha yok lan Ayyıldız Team ya da ne bileyim Cyber-Warrior üyesi gibi konuştum. Yok öyle bir dava, evet google kazancıma hala 0 diyor ama olsun bekleyeceğiz. İçerde 1 dolarımız dahi birikse bırakmayacağız. Lan o değil de normalde, konuya girerdim daha sonradan dağılırdı bugün konuya giremeden dağıldı. Efe Türü Edebiyat'a ihanet ettiğimi farkediyorum. Neyse bu şekil de artık 2. Efe olur. 2. Yeni gibi. 2. Efeciler.


Dün okuldan çıkıp Şile'ye gittik. (Anaaa çok ilginç bir şey yapmışız yemin ederiiiiiiiim.) Amacımız ve isteğimiz yemek yedikten sonra PES oynayıp, biricik kampüsümüze geri dönüp, vakit öldürmek idi. Öyle mi oldu peki ? Lan baksanıza, mesela burada "Öyle mi oldu pekala?" yazsam olmayacaktı resmen. Olmaz tabi amk, Peki ile pekala ne alaka? Pekinin asıl hali pekiyi. Bakayım o oluyor mu; "Öyle mi oldu pekiyi?". Çok yavşak oluyor ama grammar açısından sorun yok. Grammar yazdım farketmedim sanmayın. Amerikan uşağı, ingiliz hayranı ve hatta mandacı olduğumdan ingilizce öğelerin dilime girmesine göz yumuyorum, kültürlerini onların baskısı altında kalmadan kültürüme empoze ediyorum ve Türkiye'nin geleceği için, vatanı ve milleti ile bölünmez bütünlüğü için tehlike unsuru oluşturuyorum. Ahaha cidden böyle adamlar var di mi? Bir şeyi ingilizce söylersiniz, "TÜRKÇE KONUŞ" derler. Evet tamamen türkçe kelimelerden oluşan bir cümlenin içine ingilizce kelime sıkıştırdığın vakit biraz absürd bir duruş sergiliyor cümle ama korkmayın hacılar. Eğer bakış açımızı yeteri kadar çeşitlendirebilir, devletin gerekliliğini ve önemini yeteri kadar kavrayabilirsek, vatan, millet ve devleti ayakta tutmak için ucuz milliyetçilik oyunlarına gerek kalmaz. Evet ucuz oyunlar diyorum çünkü materyalizmden bir sik kaybetmemiş bünyelerin, yarısı farsça ve arapça ile zaten kendinden geçmiş dilimizi, İngilizce kelimelerden korumaya çalışması komik. İlkokuldan beri öğretilir, dil canlı bir şeydir diye. Dilimiz 100 yıl önce tüm etkileşimlere kapandı artık bu kadar kelime ile idare edeceğiz diye bir şey yoktur. Ben de isterim TDK, her yeni giren sözcüğe karşılık Türkçe bir kelime türetsin ama bunu yeteri kadar kullanışlı biçimde yapamıyorsa, o kelimeyi kullanmak için Türkçe'sinin bulunmasını bekleyemeyeceğim. Yine konu dağıldı bir de sinirlendim bak! Hacı neyse gittik Şile'ye, yemek yemek için bir yere gideceğiz; "la" dedim. Müzik notası olsun, ne bileyim bir orkestraya ses vereyim de piyano girsin falan diye değil, "lan"'ın biraz değişik bir biçimi olarak sesleniş amacıyla kurdum o kelime bile olamamış ses öbeğini. "la" dedim, "ben şurada bi kulağımı deldireyim madem." Arkadaşlar tam olarak ne dediğimi anlamadılar ama ben kararlı adımlarla ters yöne yürünce içlerinden bir tanesi benimle geldi. "Ne yapacağız" dedi. "Gel iki dakika ya şurada kulağımı deldireceğim." dedim. Tamam dedi , geldi. 


Hacı şimdi işin ilginci, kulağımı deldirmekten korkmuyorum da kafamı 2-3 saniye sabit tutma zorunluluğu beni geriyor. Bu sadece bu durumda olmuyor. Zaten normalde de ellerimde küçük bi titreme vardır, ama iş ellerimi falan da sabit tutmaya gelince zıngırdamaya başlarlar. Kendimi baskı altında hissedince çok acaip  tepkiler verebiliyorum. Misal bir kere kan veriyorum, hiç bir sıkıntım yok gayet bakıyorum iğneye falan, hemşire (hemşire ile ilgili fantazi anlatacağımı sanan varsa defolsun :D) sapladı iğneyi, böyle kan hüzmesinin ilk çırpınışlarını gördüm iğnenin arkasındaki haznede, o sırada hemşire telaşla yüzüme bakarak; "Bakmasana buraya sen!!!" dedi. 3 ünlem koydu, çok ciddiydi. Ben de kafamı çevirdim anlam veremeden ve strese girdim, kolumda karıncalar geziniyor ve kolumu evire çevire sallamak istiyordum, kendimi tutmaya çalışırken, kendimi kaybedecek gibi oldum. Neyseki o ara bitti, kolumu salladım bi 5 dakika rahatladım. Mesela aynı şey, gemide-vapurdayken, dışarıda oturuyorsam oluyor. Bir an kendimi kaybedip denize atacakmışım gibi geliyor. Of ne büyük dert! 


Neyse adama dedim; "Merhaba, kulağımı deldirecektim ben?" -"Tabi" diye cevapladı o da. Küpe seçtim oturdum. Geldi falan. Soğutucu falan sıktı, bastı küpeyi. Buraya kadar bir sorun yok, ama orada noldu, küpe mi düştü anlamadım, gitti bi küpe daha aldı, eliyle bir şeyler yaptı, ben soğutucu etkisinden anlamıyorum tabii kulağımda noluyor ama, 2-3 saniye kendimi zor tutmuşum kafamı kıpırdatmadan, kıpırdanmaya başladım ben tabii. Bu kadar.


Şimdi hal böyle olunca bunun sebebini hiperaktivite olarak açıklayabiliriz. Zaten bana konulmuş tıbbi bir hiperaktiflik teşhisi mevcut lakin ben buna inanmıyorum. Yani tamam hareketliyim, böyle saçma sapan fikirler buluyorum, bir şeylere konsantre olmakta zorluk çekiyorum falan da bence bu hiperaktivite değil, otizm ya da down sendromu. Çamaşır makinesini saatlerce izlemem mesela ama bi 3-4 dakika rahat izlerim :D


Bugünlük bu kadar, unutmayayım diye buraya yazıyorum, bir sonraki yazı "Peki Gerilimi"

4 Ekim 2010 Pazartesi

Küfürsel Anlatım

"Efe Türü Edebiyat"'ın yapı taşlarından birisidir "Küfürsel Anlatım". Efe Türü Edebiyat'ta küfür önemli bir yer tutar. Lakin bu hususta küfür yani diğer bir deyimle ahlak dışı, bozuk ahlaki öğeler barındıran kelimelerin kullanımına özen göstermek boynumuzun borcudur. Şöyle ki, kelimelerin sözlük anlamlarının yanı sıra, onların kullanımı sırasında, bizler tarafından kazandırılan anlamları da taşıyabilmeleri durumunun söz konusu olabileceğine dair inancım gün geçtikçe artarken, bunun uygulama biçiminin de sosyokültürel seviyesi belli bir düzeyin üstünde olan insanlarda gayet başarılı olduğunu düşünüyorum. Ahlak değerleri gel zaman git zaman, değişiklikler göstererek, yontulmakta, eğrilmekte ve bazı çevrelerin inanışına göre yozlaşmaktadır. Lakin zaman tanımı içerisinde değişen konjenktür gereği ben yozlaşma diye bir şeyin olduğu kanısında değilim bu tip durumlarda. 1000 yıl evvelki geçmişte sosyal hayat içerisinde adam öldürmek normal karşılanabilir düzeyde bir tutum iken bugün idari olarak cezalandırılmasının da yanı sıra, toplum tarafından dışlanmakta ve hor görülmektedir bu suçu işleyenler. Demem o ki eğer zaman içerisinde toplumsal tutumlarda bir yozlaşma mevcuttu ise, bugünlere de o sayede geldik. Ha geldiğimiz günler çok mu güzel derseniz, bunun cevabı yoktur. Geçmiş ile gelecek arasında iyi kötü ayrımı yapılamaz zira doktrin farklı, konjenktur farklıdır. 

An itibariyle pek çoğunuz, özellikle bir kısmınız muhtemelen doktrin ve konjenktur kelimelerini arka arkaya, çok sık kullanmış olmamdan ötürü can sıkıntısı içerisinde kıvranır vaziyete geldiniz. Ve hatta bir kesiminiz bu iki kelimenin anlamını bilmediği için, yazının genel hattından da bir şey anlayamaz hale geldi. Yazıdan bir şey anlamanızı beklemiyorum çünkü bu sefer pek tipik olmasa da yine "Efe Türü Edebiyat" ile karşı karşıyasınız. Doktrin ve konjenktür kelimelerinin sözlük anlamlarını buraya yazmayacağım kendiniz TDK'nın web sitesine girer bakarsınız. Bir kesim insan, doktrin ve konjenktur kelimesini kullanan insanların, diğer insanların kafasını karıştırmaya yönelik olarak bunları kullandığını ve esasında konu hakkında pek bilgi sahibi olmadığını savunur. Doğrudur, ben zaten herhangi bir konu hakkında pek bilgi sahibi olduğumu iddia etmiyorum. Anlatmaya çalıştığım şey çok farklı. (Kendimi savunacağım sandığınızı, hatta sizi çok pis eleştireceğimi sandığınızı çok iyi biliyorum.)

Son yüzyıl ve hatta sonra elli yıl içerisinde teknolojideki, bazı kesimlere göre, olağanüstü gelişme, iletişimde çeşitliliği eski çağlara göre muntazam bir şekilde arttırdı. Bazı kesimlere göre olağanüstü gelişme dedim çünkü ben neye göre olağanüstü gelişme olduğunu da anlayabilmiş değilim. 4000 yıl önce beyin ameliyatı yapılabilmiş olması mı olağanüstü gelişmedir, yoksa Graham Bell'in telefonu bulması mı? Bunun tartışmasını apayrı bir platformda yaparız.  Neyse konumuza dönecek olursak; iletişimdeki bu çeşitlilik artışı, sinema, televizyon, radyo, internet, kitap, gazete vb. yayın organları aracılığı ile, insanların doğru ya da yanlış bilgiye ulaşımını hızlandırdı. Artık bir yalan da insanların üzerinde kitlesel etki yaratıyor, bir gerçek de. Hal böyle olunca, annelerimizin yıllarca ağzımıza acı biber sürmekle tehdit etmesine yol açan "küfür"e ulaşmak, küçük yaşlardaki bir birey için akıl almaz derecede kolay oluyor. Ki çağımızda bir tür mizah öğesi değeri taşıyan ve hatta insanları övmek için kullanılabilen küfürsel manalı kelime öbekleri, pek çok yayım organında an be an rahatlıkla kullanılabilmekte. Benim yaşam ve hayat anlayışım baz alındığında (yaşam ve hayat arasında bir fark yok da cümle zengin gözüksün, biraz entelektüel konuşayım diye öyle kastım :D) , küfürün kullanım amacı aşılmadığında insanların zihninde yer etmesi bir sıkıntı yaratmıyor. Ve özellikle küfür konusunda sansüre karşıyım. Sansür, özellikle devletler tarafından uygulandığı vakit kendi halkına olan güvensizliğin sembolüdür. Eğer sen kendi halkının tercihlerine ve sosyokültürel seviyesine güvenmiyorsan, iktidarda olma gücünü halktan aldığını nasıl iddia eder, anayasaya değiştirmek gibi önemli bir konuda halka nasıl gidersin? Zaten tüm programların başlangıcında ve sürecinde ekranın muhtelif köşelerinde programın kimler için uygun olduğunu belirten "akıllı işaretler" bulunmakta. E o zaman derdin ne? +8 yazıyorsa, aile 8 yaşındaki çocuğunu programın etkilerinden korumak üzere programı değiştirir ya da çocuğu odadan uzaklaştırır bunda bu kadar büyük bir sorun yok. Çocukların televizyon başında yalnız başlarına oturmasına gelince, o da ailenin bileceği iş. Madem çocuk psikolojisi ile bu kadar ilgileniyorsun, o zaman evlilik testleri yaparak aileyi oluşturacak çiftlerin bilimsel olarak birbirlerine ne kadar uyum içerisinde olduklarını da ölç de çocuk daha küçükken çiftler birbirlerini aldatıp, başka haltlar yiyip ayrılmak zorunda kalmasınlar. Bundan gayri çocuğun psikolojisini bozabilecek bir durum olduğunu sanmıyorum açıkçası. Velhasılı ahlaki değerlerin arkasına sığınarak, sansür koymak terbiyesizce bir tutumdur. Bu çağda kimse kimsenin ahlak bekçiliğini yapma cürretini gösterememelidir. 

İşte tüm bu ahval ve şerait içinde, "Efe Türü Edebiyat", içerisinde küfürler barındırabilen, bunları barındırırken kimsenin onuruna, gururuna sataşmayan, huhuka saygılı, küfürü dilin zenginliği olarak alan ve bu uğurda kullanan bir akımdır. İş bu açıklama yazısında zerre küfür öğesi bulunmaması da küfür kullanma tutumunun bir tür alışkanlık değil, tarafımdan bilinçli yapılan bir dil kazanımı projesi olduğunun kanıtlanmasıdır.

Hep gayri ciddi şeyler yazmıyoruz gördüğünüz gibi.

3 Ekim 2010 Pazar

Çirkefleşiyorum vol1

Hacılar, hacıtlar ve sevgili bağyan arkadaşlar; bloğuma olan yoğun ilgiyi cebime de yansıtmak amacıyla ve biraz olsun adam smith'in izinden gidebilmek, invisible hand'de tuzumuzu bulundurabilmek hasbiyle, reklam edinmiş bulunuyorum. Uzun lafın kısası, msnden, twitter'dan kafanızı sikmenin vakti geldi. Yazdığım yazıların linklerini sokuşturup, aga reklamlara tıklayın demenin zamanı geldi. Lakin bir 48 saatiniz daha var. Bloğumu inceleyeceklermiş. Bununla birlikte 4 yazı oluyor, nesine 2 gün sürüyor lan incelemek? Bilerek reklam veren sitenin adını vermiyorum, şimdi o isimden tag çıkarırlar da teşvik var diye vermezler reklamı, gömerim kafayı sonra.

Neyse bundan sonra görevinizi biliyorsunuz, beni yormayın, twitter'da, msnde iletimde, blogu gördüğünüzde basın girin, yapmanız gereken şey basit. Kazanacağım ilk parayla, aranızdan seçeceğim 10 kişiyi bira içmeye götüreceğim. Şimdi aranızdan bazı arkadaşlar çıkıp, "yürü git lan 10 kişi var mı takip eden" diyecek. Duymadım sanmayın. Ben de benden başka kimse girmiyor sanıyordum ki çünkü cuma günü bloğum linkini twitter web site kısmına ve msn'ime yazmıştım. Velhasılı bugün istatistkler'e girdiğimde 37 tık aldığını gördüm. 33 türkiye, 2 almanya, 2 abd yazıyor. Türkiye'deki 33 kişi ben bile olsam 4 farklı tık var lan. 33 kişinin hepsi de ben değilim yani. Çünkü bir de ben haftasonu hiç girmedim zaten. Neyse. Teşviğimi de yaptım. 48 saat sayın içinizden sonra gelip tıklayın. Şimdi yine aranızdan bazıları diyecek ki; en çok ben tıkladım tıklattırdım, ya sen beni seçmezsen bira içmeye o zaman ne sikime sürücem ben o tıkları? Bunu diyen arkadaşa ben daha bir şey demiyorum, sen ne yüzsüz, sen ne düşüncesiz ve şükürsüz bir manyaksın? (hoca damarım kabardı, endüstri meslek hocası) Bir diyeceğim de "ben alkol almıyorum, beni seçersen ne yapacağım, çok heyecanlıyım, ilk defa böyle bir şey başıma geliyor" diyenlere... Ice Tea ya da Nestea şeftali içersin güzelim? ha? Olmaz mı? Başka bir şey içme bence. Nestea ya da Ice Tea iç. Hatta alkol almama yolunu seçen o güzel kardeşime, içimden geldi Marlboro alacağım bir de. Şimdi o güzel kardeşim derse ki ben sigara da kullanmıyorum; onu seçmeyeceğimi şimdiden bilsin zaten. Hep sigara içmeyenler mi ayrıcalıklı olucak aq? Fight Club izlemiş ve beğenmiş adamım ben. Yine de özlü sözümüzü paylaşalım(via mehdi); "Sigaraya başlayan da, sigarayı bırakan da eşşektir."

Bir blog yazısının daha sonuna geldik uşaklar. (Laz'ım ben) Hiç bir şey gönlünüze göre olmasın. Banane lan gönlünüzden. Reklamlara tıklayın yeter. (kendimi çok kaptırdım hacı reklam meselesine, 3 kuruş para için gözüm döndü yemin ederim.)

30 Eylül 2010 Perşembe

Efe Türü Edebiyat

Tamamen bana ait olduğunu düşündüğüm anlatım türü. Bunun bir akım  yaratıp, kitleler tarafından uygulanmasını beklemiyorum çünkü çağımızın ortalama insan beyin yapısı buna uygun değil. Çok zeki olduğumdan falan söylemiyorum hacı, bi kaç özelliği ve özellikle obsesif kompülsif bir saçmalığı karakterinizde barındırmanız gerek. Şimdi bu anlatım türü için pek çok konuda çok spesifik bilgilere sahip olmalısınız ama daha sonra bu konuyu derinlemesine irdeleyecek altyapıya sahip olmamalısınız. Burada kastettiğim pek çok konu harbiden pek çok konudur. Birbiriyle kesinlikle ilintili olmayan yüzlerce konudan bahsediyoruz. Ve işin diğer bir boyutu; bu anlatım türünde bu bilgilerden kesitler sunarak, okuyucuyu büyülerken, başladığınız makaleniz asla başladığınız konu ile bitmez. Hatta öyle manik depresif psikoz bir ruh hali içerisinde yazılmış gibidir ki kendi fikirlerinizi çürütür, makale sonunda sayfalarca yazdığınız fikrinizden saptığınızı belirtebilirsiniz. Sonuç itibariyle okuyucu yazınızı okurken sıkılmaz, ama okuduktan sonra bir bok hatırlamaz. Hatırlamayı da bırak tamamen zaman kaybetmiştir ama zaman kaybettiğinin bile farkında değildir. Şimdi bazılarınız, bunun politikacılar tarafından çok sık yapılan bir şey olduğunu düşünüyordur falan. Hayır, politikacılar tarafından çok sık yapılamaz, hatta hiç yapılamaz çünkü bizim üzerine eğildiğimiz alanlar çok daha farklı şeylerden oluşmakta. Bu anlatıma örnek isterseniz bundan önce yazdığım iki yazı gayet bu konuda yeterli örnekler olacaktır sizin için. Ayrıca bu tür edebiyatın en can alıcı noktalarından birisi de... Bu cümleyi yazarken oda arkadaşımın pencereyi açısını izlemek suretiyle dağılan konsantrasyonum sebebiyle, ne demek istediğimi unuttum. Ama işte dediğim gibi böyle boş şeyler yazıp oradan oraya atlayıp bilimsel incelemeler ve anektodlardan bahsedeceksiniz. 

Bu yazıya tam başlarken babam aradı, para yatırmış kitaplarını al dedi. Böyle demedi tabii. Aldın mı kitapları dedi. Yok dedim para yatırmanı bekliyordum. Ohoo saat 11'de yatırdım dedi. E dedim nerden bileyim her saat gidip bankamatiği mi kontrol ediyorum? Ne bileyim insan bakar diyor. Lan niye bakayım yarın 11'de yatırırım demedin ki. Ucu açık bir şekilde yarın yatırırım dedin ben de yarın olan bugün kalktım ve senden haber bekliyorum. Babam böyledir benim, her konuda ben suçluyumdur aramızda gerçekleşen. Benim doğumumdan bile beni sorumlu tutacak kadar ileri gidebilir. Bunu yapmak için bana da ondan geçtiğini düşündüğüm inanılmaz bir kıvırma yeteneğine sahip. Misal olarak doğduğum için beni suçlayıp, "o kadar zeki ve bilinçlisin ki kendin çıkıp dölledin yumurtayı" diyebilir. Derse şaşırmam yani. Neyse haftaya izmir'e felan gideceğim sanırım, o yüzden bu hafta azad edilmiş durumda olduğumdan, Tuzla'ya gidip tershane'de çalışarak, tershane'nin ekonomisini sömürebilirim.

Deniz manzarası olan yerin manzarasının güzel sayılması sorunsalı diye bir şey var bence amk. Deniz manzarası var diye bir manzara neden güzel sayılsın ki? Ben çok esrarengiz beton parçalarına bakan evlerin pencelerini daha çok seviyorum mesela. Öyle bir evim yok gerçi ama olsun isterdim. Özellikle apartman boşluklarına hastayım. Büyüyünce apartman boşluğuna bakan daire alıcam. Çok esrarengiz lan. vuhu çok çekici geliyor bana. Orada seks bile daha değişik olabilir.

Lan o değil de paso küfürlü müfürlü seksli konuşuyorum, bu telekomünikasyon iletişim başkanlığı mıdır nedir, benim kimsenin adresini bilmediği bloğumu yasaklamasın? çok üzülürüm lan.

o da değil de ben küfürle ilgili makale yazacaktım. neyse sokarım başka zaman yazarım onu da zaten canım sıkıldı. Selametle. 

29 Eylül 2010 Çarşamba

ENG201

ENG101 ve ENG102'yi AA ile geçmiş olmanın verdiği özgüven ile bu dönem de bir ingilizce dersi alayım hem bir şeyler öğrenirim hem de ortalamayı yüksek tutarım dedim. Kotasında sorun olmayan tek ingilizce dersi olarak şüphelenmem gerekirdi, şüphelenmedim. Ve aldım. Ve az evvel ilk dersine gittim. Gitmemle birlikte dersin tam adının English for International Relations, olduğunu öğrendim. Dersi alanlar uluslararası ilişkiler, uluslararası ticaret vb gibi bölümlerin öğrencileri. Politika dersinde neler yaptınız diye sorunca instructor, aha dedim ne diyor? Derken benim mühendislik öğrencisi olduğumu öğrenince, niye seçtin falan diye geldi sordu. Bir de kibar sordu, hani "senin burada olmandan çok memnunum ama iibf öğrencileri bile zorla seçiyor sen niye seçtin?" diye sordu. "Açık olmak gerekirse" dedim, "bilmiyordum böyle olduğunu. Academic English yazıyordu ben de aldım, ama çok da pişman değilim dedim." Olay böyle geçişti de; şuan dikkat ediyorum, çok da pişman değilim ifadesinin altında, aslında biraz pişmanım şartı var gibi geliyor. Yani siz şimdi yanlışlıkla seçmeme çok pişman olduğumu düşünüyorsunuz ama öyle değil, evet pişmanım ama o kadar değil. Tam tevsir ve meali bu olsa gerek cümlenin. Acaba Productive Skill'imiz olarak geçen bu konuşma becerisini kullanırken, direkt olarak düşünmediğimiz bazı kelimeler bilinçaltımızdan geliyor olabilir mi? Yani daha önce bu cümleyi kurmayı bir şekilde planlamışızdır da kurmamışızdır ve sonra o anda, anlık cümle kurma zorunluluğuna düşünce konuyla ilintili olduğunu düşünüp teklememek için kurmuş olabilir miyiz?Eğer öyleyse sıçtık hacı. Benim bilinçaltımın durumu vahim. Sadece şimdi için söylemiyorum, geçmişten beri. Konuşurken çok fazla hata yapmam hatta hemen hemen hiç yapmam da, bazı özel durumlarda ki özellikle konsantrasyonumun konuşmak dışı aktivitelere yoğunlaşmış olduğu zaman birimlerinde, çok pis şeyler söyleyebiliyorum. 2 yıl evvel hayatımda bulunmuş olan kız arkadaşıma öyle bir zaman biriminde "senden başka orospuya ihtiyacım yok" demiştim... Demek istediğim şey normalde 3 cümleden oluşuyor, ihtiyaç, orospu ve senden başka ifadeleri 3 farklı cümlenin içerisinde geçiyorlardı. Ama nasıl bir otomasyon cümle kurduysam o anda böyle bir şey çıktı. Toparlaması zor oldu tabii sonra da; konsantrasyonum kendine geldiği için, laf çevirme becerimi kullandım. Süper laf çeviririm ayıptır söylemesi; yani öyle ki söylediğim şeye inanmazsın hatta yalan olduğunu ya da şöyle diyelim, abartı olduğunu alenen bilirsin ama bir şey diyemezsin çünkü mantık kapılarını çoktan kapamışımdır. Bazen kendi kendime bile yapıyorum bunu, hayatımı siktim afedersin.

Neyin doğru neyin yanlış olduğuna göre değil neyi istediğime göre karar verir oldum hal böyle olunca. Çünkü bir çeşit düşüncenin, düşünce sisteminin yanlış olduğunun farkına varabiliyorum ya da farkına varmaktan ziyade, yanlış olduğunu hissedebiliyorum, ama inanmak istediğim şey, doğru olmasını istediğim şey o yanlış olan seçenek; işte o vakit çıkıyorum onun doğru sayılabilmesi için gerekli sebepleri toplayıp, antitezleri çürütecek küçük tezler hazırlıyorum, kafamda bunları çarpıştırıp, ahan da yeni fikrim bu diyorum, sonra bunun uygulanabilirliğinde bazı hatalar olduğunu farkedebiliyorum tabii ama bu sefer de sistemin oturması için zaman lazım yalanına inandırıp devam ediyorum. Hal böyle olunca, bi sik olmuyor.

Lan aslında böyle bir şey külliyen yok. Öyle bir konuştum ki külliyen komplike bir hayatım varmış da, bir geceyi white house'da bir geceyi kremlin'de geçirmek zorunda kalıyormuşum da soğuk savaşın bitmesinde etkili rol oynamışım gibi bir hava yarattım. Yok hacı öyle bir şey. Derse giriyorum bildiğin, derste hocalarla şakalaşmalar, ders dinlemeler falan, sonra odaya geliyorum burada acaip acaip hareketler, duşa falan giriyorum arada. İyi oluyor. Boğazım ağrıyor bir de sürekli nane şekeri çiğniyorum. Nane şekerinin boğaza iyi gelip gelmediğini bilmiyorum. Nane şekeri niye boğaza iyi gelsin ki zaten mantıken? Sen nane şekeri olsan boğaza iyi gelir misin? Gayet de iyileşmek üzereydim, dün bira içmek durumunda kaldım. "Bira içmek durumunda kalmak" nedir aq?Kafama silah mı dayadılar? Bu birayı içmezsen seninle konuşmayız mı dediler? Hayır da işte oluyor öyle arada. Kendin o an ki durum gereği içmek istiyorsun çok derinden ama içmemen de lazım aslında, o zaman sokarım boğaza diyorsun işte, sonra o senin ömrünü sikiyo orası ayrı.

He bu kadar küfretmişken aklıma bir şey geldi ama onu yazmaya konstrasyonum el vermiyor, zaten şimdi düşününce bundan önce de pek elvermemiş. Yazdıklarımın başı ile sonu arasında alaka yok. Olsun bu da efe türü edebiyat olsun nabim.

28 Eylül 2010 Salı

Amaç ve Neden

Yıllardır bekliyorum arkadaş, bir allah'ın kulu çıksın da; "efecim neden blog tutmuyorsun bebeğim, çok harikasın sana tapıyoruz oysa biz" desin diye. Yok demedi mına koim. Sana tapıyoruz falan diyen oldu da okuma yazması mı yoktu nedir ibnelerin, blog tut demediler. Neyse gel gelelim, kimse bana çıkıp demeyince böyle ben de açmadım tabii. açıkçası çok da saçma (vicdanımı rahatlatıyorum özeleştiri ile yemeyin). Sonra yazdığım sözlüklere de sokayım dedim yazmıyorum, bir süre sonra başka bir sözlükte yazma durumum var tabii o ayrı. onun zamanı gelince şey olur artık. bu süreç içerisinde ne yapıcaz lan kamil edalarında dolaşırken, ne yapmam gerektiğine karar verdim. Bir süre her hangi bir şekilde blog'dan kimsenin haberinin olması gerektiğini düşünmüyorum. Özellikle paylaşmak istediğim yazılar oldukça twitter'dan şey ederim. Ama mesela bu yazı, kimsenin okumaya zaman harcamasını gerektirmeyen bir yazı. Hani ben boş zamanı öldürmek için eğlenerek yazıyorum da bir insan evladı çıkıp bunu ne diye okusun emua. bana silah zoruyla okuttursalar, okurum. silah zoruyla okurum. niye okumayayım silahı var adamın. neyse. Olay bundan ibaret gençler. Aklıma gelen her tür zımbırıtıyı yazıcam, okursanız ekime okumazsanız s*kime kadar yolu var :D şurada kazanç sağlayın diye bir kutucuk gördüm yalnız, para mara olayları varsa, 5-10 lira demem çirkefleşirim zorla tıklattırırım reklamlara.